Chris Cornell rock müziğin şüphesiz en önemli isimlerinden biriydi.  Kariyerinde Soundgarden, Temple Of The Dog, Audioslave ve solo çalışmalarıyla müzikseverlerin gönlünde taht kurmuş bir isimdi. Oldukça güçlü bir sesi olan müzisyen, en iyi vokalistler arasında gösteriliyordu. Fakat konser performansları zaman zaman stüdyo performansının çok altında kalıyor diye de eleştiriliyordu. Ancak bu durum çok iyi bir vokalist olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Maalesef kendisinin 18 Mayıs 2017 sabahı ölüm haberi geldi. Ölüm sebebi olarak kendini asarak intihar ettiği bilgisi gün içerisinde resmi olarak açıklandı. Efsanevi müzisyeni intihar edecek noktaya hangi ruh halinin getirdiği henüz bilinmiyor, ama yakın zamanda bu durum netlik kazanacaktır. Şimdi biz onun hayatına biraz biyografik olarak göz gezdirelim.

Chris Cornell  20 Temmuz 1964 Seattle doğumluydu. Doğduğunda adı Christopher John Boyle şeklindeydi. 6 kardeşten en büyük ikinciydi. Babası eczacı ve annesi muhasebeciydi. Anne ve babası kendisi daha çocukken boşanınca, Chris kız kardeşleriyle beraber annesinin kızlık soyadı olan Cornell soyadını aldı. Küçük yaşlarda annesinin ona piyano dersi aldırması ve davul seti hediye etmesi sayesinde ileride müzisyen olmasının temelleri atıldı. Okulla arası hiçbir zaman iyi olmadı çünkü otoriteyle arası iyi değildi. Zaten 15 yaşlarında müzisyen ve besteci olmayı kafasına koymuştu.

20 yaşındayken, ünlü olacağı Soundgarden grubunu kurdu. İlk oluşumdaki diğer üyeler Hiro Yamamoto, Kim Thayil ve Matt Cameron şeklindeydi. Grup 1984 yılında kurulmasına rağmen ilk albümleri 1988’de geldi. Bu albümün adı Ultramega Ok idi. Grunge müzik türü olarak önemli bir albüm kabul edildi, ancak albüme yapılan eleştiriler iyi-kötü karışıktı. Bu albüm Hiro Yamamoto’nun yer aldığı tek Soundgarden albümü olurken, yerine Ben Shepherd gruba dahil edildi. Topluluğun ikinci albümü 1990 yılında geldi. Louder Than Love ilkinden daha iyi eleştiriler almasa bile, Chris Cornell‘in vokal kabiliyetini daha net şekilde sergilediği bir çalışma olarak dikkatleri çekti. Yani kendisinin müzikal kişiliğinin gelişimine büyük katkı sağladı. Vokalindeki belirgin özellik, yüksek oktavlara çıkmadığı zamanlarda ses tonuyla müthiş duygulu bir atmosfer yaratabilmesiydi. Ayrıca, yüksek oktavlara yeri geldiğinde de çok başarılı şekilde çıkabilmekteydi.

1991 yılıysa, iki ayrı Chris Cornell albümüne tanıklık etmiş tek sene olarak tarihe geçti. Çünkü Chris Cornell yanına Matt Cameron‘u alarak, çok iyi arkadaşı olan Mother Love Bone‘dan Andrew Wood‘un 1990 yılında aşırı doz yüzünden ölümü sebebiyle ona ithafen bir albüm yapmak istedi. Bu albüm için Mother Love Bone grubunun hayatta olan üyeleri Stone Gossard ile Jeff Ament, üzerine de Mike McCready ile Eddie Vedder bir araya gelerek Temple Of The Dog grubunu oluşturdu. Yani kısacası grup Pearl Jam ile Soundgarden buluşmasına dönüştü. Parçalar arasında Hunger Strike ve Say Hello To Heaven özellikle çok beğenildi. Grubun devam etmemesindeki esas sebep, Eddie Vedder‘ın Pearl Jam‘i kurması ve Chris Cornell‘in Soundgarden ile yola devam etmesiydi. Nitekim aynı yıl Soundgarden‘ın Badmotorfinger albümü geldi. Önceki iki albüme göre daha fazla beğeni kazanan bu albüm, Seattle Sound yani Grunge akımının köşe taşlarından biri haline geldi. 90’ların en etkili albümlerinden biri olarak kabul edilen Badmotorfinger, albümündeki bütün şarkılarıyla kendisini beğendirdi. Ama Rust Cage, Outshined, Slaves and Bulldozers ve Jesus Christ Pose şarkıları albümden en çok dikkat çekenler oldu. Müzik dünyası Badmotorfinger‘ın grubun ulaşabileceği en üst seviye olarak tanımlarken, 1994’te Chris Cornell önderliğinde efsanevi Superunknown albümü geldi. 70 dakikalık bir şaheser olan albümdeki Black Hole Sun, o güne kadar ki Soundgarden şarkılarının hepsininin önüne geçmeyi başardı. Ayrıca My Wave, Superunknown ve Spoonman şarkıları da önemliydi. Bütün bunlar olurken, grubun lideri olarak Chris Cornell grubun isminden bağımsız olarak da ün kazandı. Fakat 1996’da gelen Down On The Upside albümü önemli bir düşüş oldu ve Chris Cornell‘e Soundgarden‘ı bitirme zamanının geldiği fikrini vardı. Böylece 5 albümlük olan grubun ismi bir süreliğine rafa kaldırıldı. Grup Grunge müziğinin kurucusu olarak akıllara kazınmış ve Chris Cornell‘in en iyi rock vokalistlerinden biri gösterilmeye başlamıştı.

Soundgarden sonrasında solo kariyer yapmaya niyetlenen Chris Cornell, 1999 yılında Euphoria Morning albümünü çıkardı. Albümün açılış şarkısı Can’t Change Me haricinde müzisyenin standartlarının altında kabul edilebilecek bir çalışmaydı. Devamındaysa doğru bir karar vererek, yazdığı sözlere iyi bir sound sağlayacak grup arayışına girerek, Rage Against Machine‘nin Zack De La Rocha‘dan boşalan koltuğunun yerine geçti. Ancak burada ağırlığını koyarak kendisinin gruba katılımıyla topluluğun başka bir anlam kazandığını belirterek, gruba Audioslave adı verilmesine aracı oldu. Tom Morello‘nun gitarıyla sözlerine uyumlu sound bulan müzisyen, 2002’de kariyerindeki albümleri arasında benim favorim olan Audioslave‘in kendi ismini taşıyan debut albümüne imza attı. Bütünüyle beğenilen albümde Cochise, Show Me How to Live, Like A Stone, Shadow On The Sun ve I Am The Highway şarkılarıyla, Chris Cornell ismini duyuramadığı kesimlere de ulaştı. Özellikle Like A Stone, Black Hole Sun kadar kariyerinin en önemli şarkılarından biri haline geldi. Devamında 2005’te grubun ikinci albümü Out Of Exile geldi. İlki kadar olmasa bile iyi albümdü. Out Of Exile, Be Yourself ve Yesterday To Tomorrow şarkıları özellikle çok beğenildi. Aslında ilk albümle başa çıkması pek de kolay değildi. 2006’da gelen grubun üçüncü albümü Revelations hayal kırıklığı yaratınca, Chris Cornell yine Soundgarden‘da olduğu gibi hiç korkmadan grubu dağıtma kararını verdi.

Audioslave bittikten sonra Chris Cornell‘in ne yapacağı merak konusuyken, 2007’de ikinci solo albümü Carry On‘u çıkardı. İlk solo albümüne göre daha başarılı olan albüm, solo kariyeri açısından kendisine ümit verdi. Ardından 2009’da Scream albümü geldi. Artık kendi hayranları bu yolda ilerleyeceğini beklerken, reddedemeyeceği bir teklif geldi. Eski grubu Soundgarden kendisine çağrı yapmış, ancak Chris Cornell solo kariyerindeki konserlerde Audioslave şarkılarını rahatça söyleyebildiğini belirtmesinin üzerine diğer üyelerin konserlerde Audioslave şarkılarını çalmayı kabul etmeleri sonucunda el sıkıştılar. Böylece Badmotorfinger ile Superunknown seviyesinde olmayan, fakat Down On The Upside albümünün yaşattığı hayal kırıklığını yaşatmayan King Animal albümü geldi. Ardından grup başarılı turneler yaparken, Chris Cornell 2015 yılında Higher Truth adındaki dördüncü solo albümünü yayınladı. Özellikle açılış parçası Nearly Forgot My Broken Heart çok ilgi çekti. Albüm karışık eleştiriler aldı. Ancak Soungarden‘ın devam ediyor olması nedeniyle bu albümü müzisyen bir parantez olarak gördü. Ufak bir Amerika turnesi sonrasında Soundgarden ile büyük turneler yapmaya devam etti. Zaten ölüm haberi 18 Mayıs’ta gelirken, bir gün önce grup Detroit’te turnenin konserini vermişti. Chris Cornell‘in bu son canlı performansında You Tube’daki videolardan oldukça enerjik ve formda olduğu gözükmekte. İntihar edecek noktaya konser sonrasında nasıl geldiği büyük merak konusu ya da konser sırasında kafasında bu plan var mıydı onu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Ölüm haberi milyonlarca hayranı üzerindeki şok etkisi sürdürmekte. Ama bilindik herhangi bir sağlık probleminin olmaması, 52 yaşındaki müzisyenin ölüm haberinin ardından intihar açıklaması ölüm haberi kadar insanları şaşırtmamıştır. Hatta hayranlarının intiharı yüzünden kendisine kırgın ve kızgın olmaları da mümkün.

Chris Cornell özel yaşamındaysa, magazin haberleriyle fazla başı derde girmemiştir. 1990 yılında kendisinden 6 yaş büyük Susan Silver ile evlendi. Çift 14 yıl evli kalmış ve bu evlilikten Lillian Jean simli bir kızları oldu. Boşanmanın hemen ardından Vicky Karayiannis ile evlendi ve ölünceye kadar kendisiyle evli kaldı. İlk eşinden boşanmasına Vicky Karayiannis’in neden olup olmadığına dair bir bilgi yok. Yunan asıllı eşinden müzisyenin Christopher Nicholas ve Toni isimlerini verdikleri iki tane oğulları oldu. Maalesef bu iki çocuk küçük yaşta babasız kaldılar.

Mini hayat hikayesini noktalarken, şüphesiz Chris Cornell‘in ani ölümünün müzik dünyası adına çok büyük bir kayıp olduğunu tekrar belirtmek istiyorum. Gelmiş geçmiş en iyi erkek vokalistlerden biri hayatını kaybetmiş oldu. Geride 6 tane Soundgarden, 3 tane Audioslave ve 4 tane solo albümü kaldı. Kayıtlı konser performanslarının sayısını kesin olarak bilmeye pek imkan yok. Hafif buğulu, hüzünlü ve yeri geldiğinde rahatlıkla yüksek oktavalara çıkabilen sesi zihinlerden pek kolay silinecek gibi değil. Üstelik 52 yaşında olduğunu dikkate alırsak, müzik dünyasına daha vereceği çok eser vardı.