Nerden başlasam, nasıl anlatsam. Birlikte ne güzel anılar paylaştık. Bundan üç sene önce, seninle ilk tanıştığımda öyle çaresiz ve mutsuzdum ki. Yemeden, içmeden kesilmiş 54 kiloya düşmüştüm. O kısım iyiydi aslında. Sensizken beni mutlu eden tek şey 36 bedene inmemdi. Tanışmasaydık şu an x-small olan hayatımı, tımarhanede ağzımdan akan salyaları silen hasta bakıcımla pencere kenarında geçiriyor olurdum.

 

Güzel olan herşeyi tüketmiştim sanki. Eskiden ne kadar mutlu olduğumu, aşık olduğumu, gülümsemeyi, heyecanı, kahkahalı sohbetleri, eğlenceli tatilleri. Hepsi, herşeyin bir sonu olduğu gerçeği ile bitmişti işte. Yeni bir şeye başlayamayacak kadar tükenmiştim. Ayrıca zaten bir süre sonra bitecek bir şey için yeniden çaba harcamak anlamsızdı. Of hayat ne boş birşeydi. Sabahın akşamdan, akşamın sabahtan hiçbir farkı yoktu. Ölsemiydim acaba?

 

Etrafımdaki herkese öfke doluydum. Hiçbir şey yapmasalar bile varlıkları beni rahatsız ediyordu. Her geçen gün kendi düştüğüm karanlığa onları da sürüklüyordum. Bayramlar geçti, yılbaşılar, doğum günleri, hastalıklar ya da doğumlar. Kimseyi aramadım ne tebrik ne taziye için. Kimseyi arayıp hal, hatır bile sormak istemiyordum. Bana neydi? Herkes bok gibiydi ve boktan hayatlarını yaşıyordu işte. Beni arayanlara da cevap vermedim. Size neydi? Samimiyetsiz, içi boş, salak muhabbetleri çekemezdim. Ben sizi merak etmiyorum, siz de beni etmeyin gereksiz asalaklar!

 

Etrafta şükür edecek birşey yoktu. Herşey, herkes ve heryer karanlıktı. Tüm dünyaya öfkeliydim. Kimi zaman evden ayda bir çıkıyor, banyo yapmayı gereksiz buluyordum. Saçlarım tüm hayatım boyunca gördüğüm en iğrenç renkte, tırnaklarım yarısı çıkmış siyah ojeli, dudaklarım uçuk doluydu. Yavaş yavaş ölüyordum ulan.

 

Son zamanlarda balkondan aşağıya bakıp “buradan atlarsam tellere takılırım, cesedim parçalanır. Of şu teller olmasa çimenlerin üzerinde filmlerdeki gibi portrem olurdu. Herkes ne üzülürdü be. Arkamdan -son zamanlarda çok içine kapandı- falan derler. Mektup bıraksam mı yoksa gizemli bir intihar mı olsa” diye düşünmeye başlamıştım ki karanlıktan bir el uzanıp sıkıca tuttu.

 

Neyim olduğunu gayet iyi biliyordum. Uzun bir liste yazdım. Kendimi dibime kadar eleştiren uzun, detaylı bir liste. Doktora uzattım. Elimde mendil, konuştukça filmlerdeki gibi ağlayacağımı düşündüğüm doktor odasında oturdum hasta koltuğuna.

 

“Bana soracak bir şey bırakmamışsın” dedi doktor, “Bu listeyi saklayalım, ilerde güleriz” Hiç ağlamadım o odada.

 

Seninle o odadan çıktıktan sonra tanıştık prozac. Hiç güvenmedim sana itiraf ediyorum. Hatta sabah, akşam seni içmeyi unutmamak bile eziyetti. Neden direkt beni hastaneye yatırmadılar ki. Hastayım lan işte, kendimi kescem olum ben! Bıktım lan hepinizden. Beş para etmez dünyanızda yaşamak istemiyorum!

 

Bu kadar çabuk beklemiyordum gülümsemeyi. Hiç birşey değişmemişti ama iyiydim. Herşey boktandı ama ‘dur ya bi müzik açalım boşver’ diyordum kendime. Şu saçlara bak, horoza dönmüşüm deyip kuaföre gidiyordum. Arkadaşımı arıyordum “ne zaman buluşuyoruz, özledim”. Annemi arıyordum “Hayırlı cumalar sultanım, nasılsın?” Yalnız yaşayan abimi arayıp “Bir ihtiyacın var mı? Gel dolma yapayım sana”, kızımı parka götürüp tanımadığım insanlara gülümseyip “Merhaba” diyordum.

 

Hatta bir sabah kocama dönüp onu sevdiğimi söylemiş bile olabilirim.

 

Kısa sayılabilecek bir zamanda ruhumun bedenime kesin dönüş yaptığını, duygularımın yerine oturduğunu farkettim. Sadece ben değil herkes farketti.

 

Dünya beş para etmez, boktan bir yerdi ama bana neydi? Sabah uyanıp kızımı öptüğüm her sabah şükür için yeter de artardı. Arkadaşlarım vardı benim. Dünyayı ve bütün pisliklerini unutup kahkaha attığım arkadaşlarım. Azıcık yüzüm düşse burnumun ucundan öpüp neyin var diyen kocam, mağazada görüp beğendiğim ama çok pahalı olan ayakkabıyı emekli maaşıyla alan annem-babam vardı.

 

Karanlıkta ortaya çıkıp kolumu sıkı sıkı tutan da bizzat bendim. İçimde bir yerlerde hala beni seven, kötü şeyler yapmamı engelleyecek kontrol sahibi bir zerrecik varmış. “La bi yörü git doktora görün” diyen o muzip zerrecik.

 

Sevgili prozac, hayata götünden baktığım o zamanları birlikte atlattık. Telkinleriyle pskiyatrıma ve kimyasal olarak sana şu an geldiğim “zkerim bu dünyanın derdini, bana ne lan, tohumunuza para mı saydım, alayınıza kafam girsin, bana bişey olmasın” noktasından teşekkür ve sevgilerimi sunarım.