Bugün tam aklıma bir giriş cümlesi geldi, ah dedim Ayça, tamamdır, bak uzun zamandır yazı kafası yoktu, geldi. Fakat şimdi buraya oturunca unuttuğum ortaya çıktı. Güzel cümleydi. Yani istesen sırf o girişten roman bile çıkarırsın. Fakat profesyonel romancılar böyle sadece tek bir cümle ile kitaba başlamazlar; uzunca bir süre kurgularlar. Oysa ben içsel bir mekanizmanın zaten durduğu yerden o kurguyu yapmış olmasa sana “Aha da bu kitabın giriş cümlesi, gerisi allah kerim” dedirtmeyeceğine inanıyorum. O kurgulama zaten içinde bir yerde uzun zamandır yapılıyordurdur, sonra senin aklına bir cümle gelir ve yazmaya başlarsın. Çünkü o aklına gelen cümle ile içinde yazdığın kitabın son cümlesi aslında bitmiştir. Sana sadece hatırlamak kalır. Kendime evet bu anlamda güveniyorum. Zaten ayrıca, önceden çalışmamak için güvenmek zorundayım da.

Yarın şehre inip Memo’nun çöp eski bilgisayarı yaptırıp bir süre sonra artık seri şekilde yazmaya başlayacağım. En çok da uzun süre yazmadıktan sonra o yazmaya başlanan anı seviyorum.

Mesela bizim Simit ve yavrularını yazmayı istiyorum. Mesela yolculuklara gidişimizi, ülkeleri, insan ilişkilerini, yazmadığım onca zamanda bıraktığım ben ile yazmaya gelene kadarki beni, bu içsel yolculuğu, annemin bu dünyadan ayrılışını, gitmeden önceki ben ile gittikten sonra ben arasındaki o çizgide yaptığım yolculuğu, ne bileyim işte, bakalım ne kadar dürüst olabiliyorum diye kendimi tartıp biçmek, neleri anlatmaya utanıyorum, neleri rahatlamışım anlatırken, bütün bunların muhasebesini yapmak istiyorum. belki çoğu yazar gibi “bi arkaaşın arkaaşı” olan roman karakterinin üzerine atarım çok utanırsam, belki de birinci tekilden yardırırım.

Velhasılı parmaklarım durmuş mu, klavyede harflerin yerlerini hatırlıyor muyum diye bir test yapayım dedim, eh işte, biraz tökezlesem de ara ara, o kaa olur.

Ses ses… eşhedü eşhedü…