Turneler müzik dünyasının şüphesiz vazgeçilmez bir olayı. 90’lı yıllardan önce turnelerdeki amaç hem para kazanmak, hem de yeni çıkan albümü konserlerde sevdirerek daha çok satılmasını sağlamaktı. Fakat internetten bedavaya müzik indirebilme imkanı başlayınca, albüm satmak eskisine göre çok zorlaştı. Eskiden müzisyenlerin en büyük gelir kapısı albüm satışıyken, bugün bu gelir kapısını eski karlılığını yitirmiş bulunmakta. Bu durum müzisyenleri daha çok turne yapmaya itmekte, çünkü gelir kapısı olarak ellerinde turneler kaldı. Her zaman yeni bir albüm üretmekte pek kolay olmadığından, gruplar veya müzisyenler zamanında çok satmış ve çok ses getirmiş eski albümlerine yeni turneleri gerçekleştirmekteler. Bu stratejinin bugüne kadar epey tuttuğunu söyleyebilirim. Bu yazıda eski albümler için yıllar sonra düzenlenmiş ve çok talep görmüş turnelerden biraz bahsedeceğim.

Bu konuda en güncel örneği U2‘dan vermek istiyorum. İrlandalı topluluk son stüdyo albümünü (Song Of Innoncence) 2014’te çıkarmış ve ardından albümün turnesine gerçekleştirmişti. Ancak turnenin bitmesinin ardından yollara düşmek için bahane arayan topluluk, çareyi 1987’de çıkardıkları grubun gelmiş geçmiş en başarılı albümü kabul edilen The Joshua Tree‘nin 30.yılı kutlaması adına bir turne gerçekleştirmekte buldu. Şu sıralar turnenin Avrupa ayağı yeni bitti ve U2 konserlerine Amerika konserleriyle devam ediyor. Üstelik stadyumların da ağzına kadar doldukları konserler gerçekleşiyor. Zaten The Joshua Tree içerisinde U2‘nun klasikleşmiş şarkıları olan Where The Streets Have No Name, I Still Haven’t Found What I’m Looking For ve With Or Without You‘yu barındırdığı için grubun en sevilen albümü. Grup konserlere 80’lerde kaydettikleri ve önemli hit olan Sunday Bloody Sunday, New Year’s Day, Bad ve Pride (In The Name Of Love) şarkılarını çalarak konserlerine başlıyor, ardından The Joshua Tree baştan sona kadar icra edilerek grup bis öncesi sahneden iniyor. Kimsenin de 30 yıllık albümü yeniden turnesi mi olur diye de şikayeti yok.

Eski albümlerin turnesini yıllar sonra gerçekleştirmeye meraklı bir başka isimse, Pink Floyd‘un eski lideri Roger Waters‘tı. 1992’de çıkardığı Amused To Death albümünün ardından bu yıl çıkardığı Is This The Life We Really Want‘a kadar 25 yıl stüdyo albümü kaydetmeyen müzisyen, aradan geçen çeyrek asırlık zamanda iki kere eski albüm turnesi gerçekleştirdi. Kendisi 2005’te herkesi şaşırtarak 1985’te terk ettiği Pink Floyd ile bir araya gelmeyi Live 8 konseri için kabul ederek grubun hayranlarını sevindirirken, ertesi yıl gruptaki diğer önemli isim David Gilmour çıkarmış olduğu On An Island albümünün turnesine çıkarken Roger Waters sürpriz şekilde grubun efsanevi albümü The Dark Side Of The Moon‘un turnesini solo olarak gerçekleştirme kararı aldı. Turnenin nedeni olarak albüme kendisinin o güne kadar hakkettiği değeri vermediğini ve bu turneyle albüme hakkını teslim edeceğini belirtti. Konserlerin ilk yarısında ağırlıklı olarak Pink Floyd klasikleri ve iki üç tane solo albümlerinden şarkı çalarken, ikinci yarı baştan sona The Dark Side Of The Moon‘a ayrılıyordu. 3 yıl süren bu turne, izleyicilerin büyük beğenisini kazandı. Hatta turnenin ilk senesinde, İstanbul’da Kuruçeşme Arena’da unutulmaz bir konser de gerçekleşti. 2010 yılındaysa, bu sefer Pink Floyd‘un 1979’ta çıkardığı efsanevi The Wall albümünün turnesini yapacağını söyledi. Bu sefer ki bahane, sahneye duvar örülen ve bir sürü projeksiyondan bu duvara animasyonların yansıttıldığı görsel şölenin 1980 ve 1981’deki Pink Floyd turnelerinde teknolojinin yetersiz kalması ve bu sefer ilerlemiş teknolojiyle şovu daha da üst seviye taşımak olmasıydı. Gerçekten de bu turne müzik tarihinin gelmiş geçmiş en büyük görsel şöleni oldu. Bu sefer İstanbul 3 yıl süren turnenin sonlarına doğru İTÜ Arena’da Roger Waters‘a ev sahipliği yaptı. Her ikisini de gittiğim bu iki konser de rahatlıkla bu ülkenin görüp geçirdiği en iyi konserlerdi. Nihayet Roger Waters bu sene yeni bir albüm yaptı ve bu sefer Is This The Life We Really Want turne yapmak için bir bahane oldu. Us And Them adı altındaki bu turne, Amerika’da yeni başlamış durumda.

Yazılarımda sık sık ismi geçen Bryan Adams da 2010’lu yıllarda eski albümlerinin 20. ve 30.yılları şerefine turneler gerçekleştirmiş bir müzisyen. 2008’de onbirinci stüdyo albümü olan 11 çıktıktan sonra, üretenkenliği biraz bırakarak turnelere ağırlık vermişti. 2010-2011 yılları arasında, 2010’da çıkardığı toplama albümü Bare Bones için turne düzenlemiş ve ardından 1991’de çıkarmış olduğu Waking Up The Neighbours‘un 20. yılı şerefi bahanesiyle, 2011-2012 döneminde “Waking Up the Neighbours 20 Anniversary ” turnesini gerçekleştirdi. Bu albüm 1980’li yılları başarılı şekilde geçirmiş Bryan Adams‘ın 90’lı yıllara da hızlı ve başarılı bir giriş yapmasını sağlamıştı. Hatta 90’larda iki tane daha 18 Till I Die (1996) ve On A Day Like Today (1998) gibi iki başarılı albüm daha kaydetmiş, ama Waking Up the Neighbours satış rakamları ve liste başarılıyla onlardan daha fazla adından söz ettirmişti. Waking Up the Neighbours içerisinde Can’t Stop This Thing We Started, Thought I’d Died And Gone To Heaven, Do I Have To Say The Words ve (Everything I Do) Do It For You şarkılarını yer almaktaydı. Bu şarkılara turnede yer verilirken, geri kalanında Kanadalı müzisyen diğer albümlerinden öne çıkmış şarkıları çalıyordu. Hatta şansıma bu turneden bir konseri Stuttgart’ta izleme fırsatı da bulmuştum. Bu turnenin ardından müzisyen yeni bir albüm yapmak yerine, yine eskiye dönerek kariyerine devam etti. Çünkü “Reckless Anniversary Tour”  2014’te Reckless albümün 30.yılı olması bahanesiyle Bryan Adams‘ı yeniden yollara düşürdü. Bu albüm 80’li yılların başından itibaren şöhret basamaklarını yavaş yavaş tırmanmaya başlamış müzisyenin, Reckless ile beraber basamakların çoğunu bir anda atlamasını sağlamıştı. İçerisinde Run To You, Somebody, Summer Of 69′ , Kids Wanna Rock ve Tina Turner ile bir düet olan It’s Only Love şarkılarını barınmaktaydı. Özellikle It’s Only Love‘daki Tina Turner ile düet yapmak, kendisinin kariyerine büyük fayda sağlamıştı. Büyük satış rakamları ve müzik listelerdekini başarıları Reckless‘ı 80’lerin en önemli albümlerinden biri haline getirdi. 2014 yılında bu albümün 30.yılının turnesini gerçekleştiren müzisyen, konserlerine Reckless albümünün baştan sona çalarak başlıyor ve ardından geri kalan sürede diğer albümlerinden hit şarkılara yer veriyordu. Devam eden zaman dilimi içerisinde Bryan Adams 2015’te Get Up albümünü yaparak, yeni bir albüm turnesiyle yoluna devam etti.

Anniversary tour denince, şu sıralarda devam etmekte olan The Moody Blues‘un 1967’de çıkarmış olduğu Days Of Future Passed turnesine değinmeden de geçmek pek mümkün değil. Albümün çıkışının 50.yıl dönümünü adına gerçekleştirilen turnede, grubun devam eden üyelerinin enerjilerini 50 yıl aradan sonra bile koruyor olmaları gerçekten çok takdir edilesi bir durum. Days Of Future Passed grubun ikinci stüdyo ve ilk konsept albümü. Grubun uluslarası anlamda esasında milyonlara sevdiren ilk çalışma. Zamanın çok ötesinde kabul edilen bu albüm, müzik dünyasında devrim niteliği taşıyan albümler arasında yer almakta. Çünkü senfonik yapısıyla, senfonik rock akımının öncüsü kabul edilmekte. Days Of Future Passed albümünün en meşhur şarkıysa tartışmasız Nights In White Satin. Grubun bu turnesi aslında son yıllarda yollara düşmeye meraklı olmalarından dolayı yaratılmış bir çeşit bahane. Zira The Moody Blues 2003’teki December albümüne kadar yaklaşık 40 yıl stüdyo albümleri kaydetmeye devam etmiş, sonra ki yıllarda konserler ve turneler için bir araya gelmeye devam etmişti. Şimdi de  “Days Of Future Passed 50. Anniversary” turnesini sürdürmekteler. Amerika’da devam eden konserlerin ilk yarısında grup klasiklerini çalarken, ikinci yarının hepsini Days Of Future Passed albümüne ayırmakta. Konserlerin aldıkları talep oldukça yüksekken, 70 yaşlarındaki grup üyelerinin enerjileri izleyicileri kendilerine hayran bırakmakta.

Tam olarak anniversary tour olarak lanse edilmeyen, fakat detaylı düşünüldüğünde aynı özelliklere sahip olan bir turneye dikkat çekmek istiyorum. Eric Clapton ile Steve Winwood‘un 1969 yılında beraber çıkardıkları Blind Faith tek albümlük bir beraberlikti. 2009 yılında ikisinin beraber turneye çıkma kararı da bu albümün 40.yılının kutlaması gibiydi. Zaten Blind Faith parçalarından Sea Of JoyCan’t Find My Way Home ve Had To Cry gibi şarkıların çalındığı bir turneydi. Özellikle Jimi Hendrix‘in Vodoo Child ve Little Wing parçalarına yaptıkları yorumlar, Eric Clapton ve Steve Winwood hayranlarının akıllarında hiç çıkmadı. En başta Amerika’da 14 tane konseri içermesi planlanan turne, Madison Square Garden’da gerçekleşen performansının konser albümü yayınlanmasıyla taçlandırıldı. Ama 14 konserdeki yüksek talep sonrasında, 2010’da turneye Avrupa ayağı da eklendi. Hatta bu aşamada haziran ayında ikili İstanbul’a da geldi. İstanbul seyiricisiyse ilgisini esasında Eric Clapton‘da toplaması, Steve Winwood‘un biraz gölgede kalmasına neden oldu. Tabii konser yine de izleyenleri çok memnun etti. Tesadüfen ertesi yıl Liverpool’da yüksek lisans yaptığım sıralarda, Steve Winwood‘un kendi konserine denk gelmiş ve bileti almaya gittiğimde girişte kendisini görmüştüm. İstanbul konserini izlediğimi söyledim ve o konserden kendisinin gayet memnun kaldığını da belirtti.

Yaş olarak yukarıda bahsettiğim isimlerden daha genç üyelere sahip olan Amerikalı Third Eye Blind da bugünlerde grubun ismini taşıyan debut albümlerinin 20.yıl çıkışını kutlayan, yani anniversary tour gerçekleştiren gruplardan biri. Tabii esas motivasyonlarının, en iyi albümlerinin ilki olması. Kutlama bahanesiyle, Third Eye Blind‘ın en çok dikkat çekecek turneyi planladıkları da kesin. Neyse, turne haziran ayında Amerika’da başlamış bulunmakta. Grup konserlerine diğer albümlerinden öne çıkmış şarkılarla başlarken, altıncı şarkıdan sonra Semi-Charmed Life, Jumper ve How It’s Going To Be gibi hit şarkıların yer aldığı debut albümlerini baştan sonra çalmakta. Şu an internetten gördüğümüz kadarıyla turne gayet iyi gitmekte ve herhangi bir konserin iptali söz konusu değil.

Popülaritesini tekrar kazanmak adına eski albümüne yeni bir turne gerçekleştirmiş bir başka isim, 80’lerin çılgın yıldızı Cydni Lauper. Müzisyenin 90’lardan itibaren kariyerinin inişe geçen ingiliz müzisyen, 2010’larda popülaritesini tekrar kazanmak adına 1983 yılında çıkardığı ve olay olmuş She’s So Unusual albümünün turnesini gerçekleştirdi. Turnede albümü baştan sona çalmasının yayında, yaptığı coverlarla da seyircinin beğenisini kazandı. Açıkçası son 20 yılda gerçekleştirdiği en çok seyirci topladığı ve en büyük çaptaki turneydi. Zaten 30.yıllını kutladığı albümün içerisinde Money Changes Everything, Girls Just Want To Have Fun, Time After Time ve She Bop parçaları genellikle Cyndi Lauper konserlerinde en çok duyulmak istenen şarkılardı. Bu turnede hepsinin birden yer alıyor olması izleyenleri çok memnun etti.

Sonuç olarak, yazıda gördüğümüz kadarıyla eski albümlerin yeni turneleri gayet çok talep gören girişimler. Zaten müzisyenler veya grupların belli bir başarıyı elde ettikten sonra yaptıkları albümler eskilerinin ister istemez gölgesinde kalmakta. Yeni albüm turnelerinde bile klasikleşmiş şarkıları seyircilerin talep etmesinden dolayı, en başarılı olmuş albümün baştan sona veya çoğunun çalındığı sahne listeleri gayet başarılı olmakta. Bazı müzikseverler üretmeden eskinin önlerine konmasından şikayet etseler bile, ciddi anlamda böyle düşününlerin azınlıkta kaldıkları kesin.

Sinan SAN