Rüyamda bir afetle deniz kenarında yatıyordum. Gözlerimi açtığımda afetin ben olduğunu anladım. Tek kişilik bir afet, enkaz altındaydım. Kendi hayatımın enkazı. “Sesimi duyan var mı?” diye bağırırken aynı anda dışarıdan “Orada kimse var mı?” diye bağırıyordum. Sesler birbirine karıştığından kendimi duyamıyordum. Bir ses geldiğini duyar gibi olduğumdan bağırmaya devam ediyordum. Fakat garip bir şekilde dışarıdaki ve içerideki ben senkronize bağırıyorduk ve kendimi bir türlü duyamıyordum, seslerim birbirine karışıyordu. Vazgeçtim sonra. Sessizce beklemeye başladım enkazın altında ve dışarıda. Kendimi kurtarmak isteyen tarafım artık enkazın altında kimse olmadığına ikna olup kendimden uzaklaşmaya başladı. Artık sesimi çıkarmadım. Çünkü manasızdı. Birbirimizi duyamıyorduk. Onun da vaktini heba etmekten vazgeçtim. Peki dedim git. Artık ayak seslerimi duyamaz olmuştum. Nefes alış verişlerimden başka ses yoktu. Ben de nefes alıp verdim. Nefes alıp verdim. Nefes alıp verdim.

Filmlerdeki gibi tavana baktım uzun bir süre. Tavan da bana baktı. Tavan bana baktıkça ben tavana baktım. Manasız bir bakışmaydı bana göre. Tavan hep ordaydı zaten. Tavan hep bana bakıyordu zaten. Ben arada sırada tavana bakıyordum. Ne zaman yatay duruma geçsem tavanla göz göze gelip tavanın orada olduğunu hatırlıyordum. Ama insan dikey yaşayan bir hayvandır. Zaman zaman yatay da yaşadığı bir gerçek tabi ama genelde dikey. Dikey yaşamayı beceremeyenler yatayda yaşamayı beceremez zaten. İnsanlar ikiye ayrılır; tavanı farkedenler ve tavanı farketmeyenler. Zaten bence insanlar her konuda ikiye ayrılırlar. İnsan ırkının nefis bir özelliği bu. Belki de ikiye ayrıla ayrıla hayatta kalmaya devam ediyoruzdur. Ayrıldığın her parçan geride kalıyor. Sen elinde kalan parçanla yola devam ediyorsun. En sonunda artık elindeki parça devam etmene yetmediği yerde oyun bitiyor. Evet oyun bu. Kuralları var. Kazananı kaybedeni var. Statü, hiyerarşi her şey var. Muazzam acımasızlıkta bir oyun, tek hakkın var. Save as yapmak yok. Netameli bir oyun, keyifli bir oyun, ölümcül bir oyun. Oyunun kurallarını kimin koyduğunu bilmesek de herkes riayet ediyor. Arada oyunbozanlar çıkabiliyor. Onlar da derhal oyundan atılıyor ya da kendisi oyundan çıkıyor. Biz de onları toprağın altına gömüyoruz. Toprağın üzerinde yeterince bir süre bekleyip gidiyoruz. Ben senden gittim oğlum dedi arkamdan biri. Anneannem sandım. Döndüm yoktu, gitmişti.

Sonra kalkıp yüzümü yıkadım. Sessizce giyinip dışarı çıktım. Arabama binip kontağı çevirdim. Müzik başladı. Radyo kanallarını amaçsızca değiştirirken çalan şarkılardan, konuşmalardan, reklamlardan, haberlerden öyle bunaldım ki aniden radyoyu kapatıp gaza bastım. Oyunu kurallarına göre oynamamaya karar verdiğim an sağ şeritten önüme sinyal vermeden giren arabaya çarpıp takla atmaya başladım. Havadayken gülümsedim. “Evet ben burdayım” diye bağırdım dışarıdaki kendime. O da “Bekle şimdi kurtaracağım seni” dedi. Bu kez sırayla konuşmuştuk, birbirimizi duymuştuk. “Zaten ölümden öte köy var mı be?” dedim. “Köylü müsün lan piç” dedim kendime. Kahkahalar atarken, 2.taklayı da attım, sonrasını hatırlamıyorum.

Bu neyin kafası? Hemşirenin.

Netameli günler dilerim…