Eskiden ne güzel, radyoda bir şarkı duyup hoşumuza gittiğinde, adını da bilmiyorsak, kasedini almak için müzik marketteki adama “şöyle bi şarkı var ya hani” deyip tanımadığımız etmediğimiz adamın kulağına şarkıyı mırıldanırdık. O da “haa sen şunu diyosun…” diye şarkının devamını mırıldanır, biz de “hah o işte o!” diye heyecanlanır kasedimizi alır eve giderdik. O günün teknolojisi en çekingen insanı bile zorla dışa döndürürdü.   
İstiklal Caddesi’ndeki müzik market ve kitapçı sayısının, dönerci sayısından fazla olduğu yıllardan bahsediyorum…Şimdi tutup da size “aaah ah o günler ne de güzeldi, hey gidi hey, levi’s 501’siz kimse sokağa çıkmazdı! diye nostalji seviciliği yapacak halim yok ama “aaah ah o günler ne de güzeldi dostlar”. O zamanlar kasetçide, kitapçıda çalışmak havalı işlerdi. Şimdiki, hem kitabevi hem müzik market hem kırtasiye hem oyuncakçı hem de kafeterya satış mümessilleri gibi bilgisayar başında durup “yazarı kim demiştiniz?” deyip, arama kısmına Douglas’ın sadece “do” sunu yazıp karşısına çıkan bilgiye göre “yok” ya da “var” demekten daha fazla bir şeyler gibiydi. Her kitabı eliyle koymuş gibi bulan (ki zaten onları raflara büyük ihtimalle eliyle kendileri koyardı) gerektiğinde kitap tavsiye edebilen, edebiyat eleştirisi yapacak kadar konuya hakim insanlardı. Müzik reyonunda çalışanlarsa en detone insanın en alakasız mırıldanmasından bile aradığı şarkıyı bulabilecek kadar işinde yetkin, adeta bugünün ayaklı ve duygulu shazamlarıydı.
Ben de hep böyle bir yerin müzik reyonunda çalışmak isterdim. O iş sadece insanların ismini bilmediği şarkıları bulmaktan ibaretmiş, sanki hiç depo sayımı yapmıyorlarmış, ağzına kadar kaset dolu kolileri taşıyıp raflara yerleştirmiyorlarmış, mesai bellerini bükmüyormuş gibi gelirdi bana. “Ses bulmacası” çözmek gibi ne güzel iş derdim. Bugün bile hısımlarım, arkadaşlarım arayıp “ya Anıl şöyle bir şarkı vardı ya hani” deyip mırıldandıklarında eğer o şarkıyı ben de biliyorsam dünyalar benim olur dostlar! Beni mutlu etmek istiyorsanız yapacağınız şey belli; önce aklınıza bir şarkı takın (illa bir albümde yer alan bir şarkı olmasına gerek yok, 20 sene önce izlediğiniz bir çizgi filmin jenerik müziği ya da 30 senelik bir reklam filminin müziği de olabilir) sonra onu bana sorun, biraz mırıldanın “bu neyin müziğiydi ya?” deyin. Ben de şayet biliyorsam hemen gerisini getireyim, hatta o şarkıyla ilgili gereksiz saçma sapan bilgileri de peşi sıra ekleyeyim, sonra yüzümüzde salak bir gülümsemeyle bakışalım ve konu kapansın.
Şimdi böyle yazdığımda benim hayatta yapmaktan mutlu olduğum şeyleri bugün teknolojinin hazır bir şekilde önümüze koyduğunu görüyorum. Artık kimseye muhtaç olmadan radyoda duyduğunuz şarkının ismini telefon programlarıyla şıp diye bulabiliyoruz, o şarkı hakkındaki her türlü gerekli, gereksiz doğru, yanlış bilgiyi de yine internet sayesinde anında öğrenebiliyoruz. Yani en basitinden artık bana ve benim gibi adamlara gerek kalmadı. Bu teknoloji, benim gibi insanların mutluluğunu, yıllardır yaptığı (saçma sapan da olsa) birikimini elinden aldı. Eskiden ne güzel, biraz bilgimizin olduğu bir konuda hiç bilgisi olmayan birini kıstırırsak ahkam kesebiliyor, artistlik yapabiliyorduk. Doğru yanlış olması önemli değildi, eğer biraz ikna edici konuşabiliyorsak hemen karşıdakini inandırabiliyorduk. İşkembeden sallama özgürlüğümüz vardı. Şimdi sıkıysa salla! Bırak az bildiğin konuyu, uzman olduğun konu hakkında konuşurken bile diken üstündesin. Çünkü artık herkes elinde kütüphaneyle geziyor. En ufak bir yanlışında sen daha arkanı dönmeden elindeki akıllı telefonu gözüne sokarak “yoooo öyle değilmiş” diye pişkin pişkin laf yetiştiriyor. 10 yaşında velet bile artık 10 saniyeliğine her şeyin uzmanı! Böyle tiplerle muhabbet de edilmiyor dostlar! Bir düşünün arkadaşınızla oturmuşsunuz, laflıyorsunuz ama onun arkasında filmlerdeki gibi merdivenli dev bir kitaplık var. Siz bir şey söylüyorsunuz, o bir anda pat diye ayağa kalkıyor bir sincap gibi fıtı fıtı fıtı fıtı diye kitaplığa tırmanıyor sonra bir kitapla yanınıza geliyor, ilgili sayfayı size gösterip “doğrusu buymuş, senin söylediğin değilmiş” diyor. Siz biraz bozuluyorsunuz. Ama arkadaşınız sonuçta, muhabbete devam ediyorsunuz. Sonra sohbetin başka bir yerinde tekrar kalkıp koşarak kütüphanenin alt katındaki ses ve video arşivi kısmına gidiyor. Bir televizyon, video oynatıcı ve VHS kasetle geri dönüyor. Size bir şeyler gösterip az önce söylediğiniz başka bir bilgiyi düzeltmeye çalışıyor. Kısacası muhabbetin içine ediyor. Böyle iletişim mi olur ya? Belki anlattığım şey fantastik gelmiş olabilir ama bugün yaşadığımız şey tam da bu! Şimdiki muhabbetin 90’lara uyarlanmış hali. Hiç bir farkı yok. Böyle manyakça bir ilişkinin içinde hangi insanoğlu yer almak ister dostlar! Benim önerim şu; kimse muhabbet sırasında akıllı telefon kullanmasın. Varsa karşıdakinin anlattıklarında kafanıza yatmayan bir şey o sırada ikna olmuş gibi yapın eve gidince nereye bakıyorsanız bakarsınız. Adamı hasta etmeyin!
Yazı buralara nasıl geldi tam anlamadım ama ben size özetle eskiden yapmak istediğim işlerden bahsediyordum galiba. Yıllar önce kıskandığım bir başka meslek de düğünlerde elinde davetlilerin zoraki çekilmiş fotoğraflarıyla gezerek fotoğraftaki kişinin kim olduğunu bulup ona fotoğrafını satmaya çalışan adamın mesleğiydi. Bir dedektif gibi, keskin bakışlarla, karanlıkta, dans eden insanların arasında, göz yakan ışık ve kulak yakan seslerin içinde ciddiyetini hiç bozmadan gezerdi. Fotoğraflardaki insanların iki saat içinde yaşadıkları inanılmaz değişimin canlı tanığı olurdu (zaten tanık dediğin canlı olur, canlı değilse delildir) Bu işi yapanlar sanki hep kendi kendilerine şöyle düşünüyorlarmış gibi gelirdi; ” gecenin başında masalarında sakin sakin oturup paçanga böreğine yer kalsın diye ordövr tabağına dokunmayan fotoğraftaki bu nezih çift, acaba şu anda pistte kendinden geçmiş şekilde roman oynayan çift mi? adamın kafasına geçirdiği kravat bu fotoğraftakiyle aynı…hımmm ama kadının saç şekli biraz değişmiş sanki…adamın kareli ceketi nerede peki? beline sokuşturmuş olmalı…evet tahmin ettiğim gibi belinde…kesinlikle bunlar onlar.” Ben bu işi yapıyor olsaydım insanları  gafil avlardım. Fotoğraftaki kişiyle dans eden adamın aynı kişi olduğu kanısına vardığımda adam tam kapalı gözlerle dizlerinin üstüne çökmüş hayali çamaşır yıkama figürüne girmişken fotoğrafını bir anda eline tutuştururdum. Neye uğradığını anlamadan fotoğrafı kakalardım. Çünkü kimse, bütün gözler üzerindeyken cimri ya da fakir biri gibi görünmek istemez. Bu meslekle ilgili bir de film projem vardı; düğün fotoğraflarını almamak için fotoğrafı her çekildiğinde tuvalete gidip kılık değiştiren bir adam ve onu 20 yıldır her düğünde takip edip yakalamaya çalışan bir düğün fotoğrafçısının hikayesi. Başrollerde de Tom Hanks ve Leonardo Dicaprio’yu düşünüyordum. Leo’yu kolbastı yaparken görmek için bile milyonlarca insanın sinema salonlarına koşacağına emindim.
Anıl Çağatay