Burada bir şeyler yazma durumuna nasıl ve nereden başlasam diye kafa yorarken bir an durup kendime dışarıdan bakmayı denedim. Kendimce; yazı yazmak nedir, insan neden yazar, ben neden yazıyorum, neden yazdım, neden yazacağım… Evet, bu kadar soru bana da fazla ama olağan geldi. Şöyle olağan; insan bir anda kendini daha özel ve değerli hissediyor kalemi eline alınca, aciz bir ego devreye giriyor, bilinçaltındaki çaresiz onaylanma ihtiyacının fitili yanıveriyor. Hal böyleyken kişinin kendine hassasiyetle yönelttiği bu sorular gayet olası; fazlalığı ise bu içsel hareketliliğin ta kendisi. Çünkü varlıkta değişen bir şey yok aslında; hepi topu 21 gram.

Bugünden öncesine baktığımda ise o soruların cevaplarını bulabiliyorum. İlkinde kendimi anlamak için kendime yazdım; aynaya bakar gibi. Zihnimde yüzen, gündelik konuşma dilinden hepimizin aşina olduğu, 300-400 kadar oldukları söylenen o kelimelerden can havliyle yakalayabildiklerime asıldım önce. Anlatmaya ve anlamaya yetmiyordu tabii ki; nasıl yetebilirdi ki? Yüzeysel, ezberlenmiş, kanıksanmış, sorgulanmamış, yasaklanmış bir yaşantının kurallarını tarif etmeye yetecek kadarlardı sadece.Fazlaydılar bile. Yine de yetmediler. O azlık, tanımsızlığın çokluğu oldu benim için; derin bir suyun sığ kıyıları gibi, her adımda daha da derinleşen. Buradan bakınca değişen gerçeklikler arasındaki bocalama halinin ilk adımlarıymış meğer.

Yazmak, metin yazma eylemi değildi benim için; hala da öyle olduğunu söyleyemem. Önceleri, kuramadığım diyalogların yerine, içimde susturamadığım, çokça iç sesli bir monoloğun moderatörü gibiydi; arayı bulan, tansiyonu dizginleyen, muamele çeken. Bunun, mastürbatif bir yanının olduğunu da inkar edemem. Aslına bakarsan o ezbere hayatın içinde de buna benzer yaşamaya çalışıyordum sanırım. Özden uzakta, onun varlığının düşüncesinden haz duyarak; özle aradaki mesafeyi dolduran bir boşlukta.

“O boşluk doldu sanırsınız, aslında o boşluğu dolduran eksilmenizdir”…

Öz ile aramızda kalan her şey zevk ve acı verir; hatta hasta bile edebilir. Mesela bir etiket ya da bir ceset. O etikete dokunabilmek mutluluk verebilir sana ya da dokunamadığın için kahrolursun; belki de bir kleptomansındır. Ellerinin arasında son kez dokunabildiğin sevdiğinin cansız ve soğuk bedeni seni derin ve ebedi bir hüzne boğabilir. Bir başkası, nefretle ellerinin arasında yaşamına son verdiği, son nefesini tüketmiş sıcak bir bedenden müthiş bir haz duyabilir; ya da bir nekrofildir…

Öz, zevk ile acının, ve de bu ikisi arasında yer alan her hangi ya da her bir duygunun, olmadığı yere tekabül ediyor bence. Hayatımız da bu iki uç arasında salınım hareketi yaparak geçiyor aslında. Eylemsizlik maddenin kanunudur. Hareketsiz kalmak ise maddesinin doğasına aykırıdır. Hissetmeden durabildiğimiz, stabil kalabildiğimiz, madde boyutundan bağımsız o tanımsız yer özün ta kendisidir. Yaşarken öze ulaşmak imkansızdır; ama yaklaşabilmekmümkündür. Yaşam denilen de o yolculuktur.

Öz denen şeyin dışında kaotik bir kalabalık var bence. Biz de bu kalabalığın içinde bir yerlerdeyiz. Kimse sabit bir noktada durmuyor. Köşeler yok. Doğrusal bir yol yok. Hepimiz hareket halindeyiz.  Bazen kalabalığın zaman zaman açtığı boşlukları doldurarak yer değiştiriyoruz; başkalarından fırsat bulabildiğimiz kadarıyla, onlara göre. Becerebilenlerimiz, ki bence en zoru da bu, sabit bir yörünge üzerinde, özle arasındaki mesafeyi değiştirmeden zamanda yolculuk ediyor; aslında her hangi bir yol kat etmeden. Kimimiz de algıları ve duyuları kapatarak öz olduğuna inandığımız yöne doğru yürüyoruz; çarpa çarpa, kıra döke; ezerek, bazen de keserek.

Ben bir helezonun üzerinde yürümeye çalışıyorum; öze doğru. Deneyimlemeye çalışarak, acele etmeden; kalabalığı kesmeden, yarmadan; sevgi, merhamet, şefkat ve vakarla;elimden geldiğince. Ona dokunarak, ama onunla bütünleşmeden. Yalnız değil ama yalın kalmaya çalışarak.Bazen yorucu olsa da, kestirmeden değil de uzun olan yoldan.

“Ben tam kendime göre, ben tam dünyaya göre”…

Öze giden yolda, dünya boyutuna ait, bize yük gelen her şeyin aslında nefsaniyet ve bencillik olduğunu düşünüyorum. Bu yükleri ise dokunmadan, değmeden aktarmanın mümkün olduğuna inanmıyorum. Bir dönüşüm ve denge var her yerde. Bıraktığımız her yükün boşluğunu bir bilgi dolduruyor tecrübe ve deneyim ile. Öze giden yolda yeni bir adım gibi. O sığ sulardan derinlere doğru giderken atılan her bir kulaç gibi kendini akıntıya bırakmadan, o sonsuz ve muazzam karanlığa karşı ve doğru; geride bırakarak, yaklaşarak, teslim olmadan.

Bu bir teşevvüş yazısıdır. O helezonik yolun üzerindeki bir başka duraktayım şu an. Yazmak bundan önce geçtiğim duraklarda bir not defterine karaladıklarımdı; sonrasında hatırlamak için. Şimdi ise henüz varmadığım duraklara gönderdiğim pusulalar.

Teşebbüs ettim, affola…

Yazan: Agapanthus