Birine saygı duymamız için o kişinin, yaptığı ya da sattığı şeyi kafamıza vurduğunda canımızı acıtması gerekir” Ne demek istediğimi örneklerle açıklayayım isterseniz; diyelim bir marangoza gittiniz ve bir dolap yapmasını istediniz. Modeli tarif ettiniz, fiyatta anlaştınız. On gün sonra dolabı almaya gittiğinizde adama: “Eline sağlık ustacığım çok güzel olmuş, ben şimdi bu dolabı alacağım ama sana para vermeyeceğim, hadi görüşürüz” derseniz şanslıysanız küfür yiyip dükkandan kovulursunuz. Eğer biraz daha ısrarcı olup eyleminizi devam ettirirseniz marangozun (cüssesinin durumuna göre) çırağının da yardımıyla o dolabı kafanıza geçirebileceği olasılığını her zaman zihninizin bir yerinde bulundurursunuz. Sonuçta dolap…elle tutulan gözle görülen, somut bir varlık. Kapağı var, menteşesi var… Ayağını çarparsan ayağın acır… Çok gerçek yani. Aynı durumda bir bakkala gittiğinizi düşünelim; “abi sen bana oradan yarım kilo tam yağlı Ezine tart, iki ekmek, bir şişe süt, beş yumurta, bir büyük rakı, biraz bisküvi, üç beş gofret, bir kalem, bir pergel bir de çikolata ver” dersen, adam bunları hazırlayıp sana poşetleri uzattığında da “yalnız ben bunların parasını vermeyeceğim” dersen, en yakında duran otuz kiloluk Aydar marka sofralık salamura siyah zeytin tenekesini kafana yeme ihtimalini göze almışsın demektir. Demoklesin kılıcı olmasa da bakkalın pıçaaa kafanın üstünde sürekli sallanır.
Ama tasarımcı, sanatçı öyle mi dostlar! Vur ensesine al lokmasını… Misal bir tasarımcı tanıdığınız olsun, sizin de bir logoya ya da kartvizite ihtiyacınız olsun. Hemen telefonu açın ve işiniz düşmediği için yıllardır aramadığınız arkadaşınızı “Hayırsız niye aramıyorsun!” diye suçlayın. Zaten karşıdaki sanatçı ruhlu, kırılgan biri olduğundan bu siteminiz karşısında ezilecek, hemen alttan almaya, suyunuza gitmeye, kendini affettirmeye çalışacaktır. Yalakalığının zirve yaptığı bir anda da cümlesini bitirmesine müsaade etmeden “Kanka sana işim düştü”yü ya da “Moruk senden çok küçük bir şey istiycem” i yapıştırın. Zaten istediğiniz şeyin “çok çok çok çok küçük, miniminnacık, ufacık bişey olduğunu konuşmanızda belirttiğinizden, bu “değersiz şey” için sizden bir talepte bulunacak hali yok! Hem iki dakikada halleder o, n’olucak! Bütün bunlara rağmen, maddi bir beklenti içinde olduğunu sezerseniz de hiç bozuntuya vermeyin “Sana bi bira ısmarlarım artık keh keh keh” diyerek işi şakaya vurun. Yine olmadıysa da “Sen bana hesap numaranı mesaj at” deyin. İşte oldu bitti! Bir işinizi daha beş kuruş harcamadan hallettiniz. “Nasıl ya! hesap numarasını istedin ya adamın” dediğinizi duyar gibiyim. Safsınız. Dünyanın geri kalanında nasıldır bilmem ama Türkiye’de bir tasarımcının hesap numarasını istemek, o ödemeyi yapmayacağınız anlamına gelir. Yani karşıdakine “ben sana para vermeyeceğim” yerine daha kibar olan “bana hesap numaranı versene” kalıbı kullanılır. Bu sayede ona “para” değil “umut” verirsiniz. Hem zaten bunlar etrafta maddiyata önem vermiyormuş havalarıyla artiz artiz gezmeyi çok severler. Fırsat ayaklarına geldi! “para mı, umut mu?” dersen ağzını yaya yaya “tabii ki umut” demesini bilir çünkü bu cinsler! Sanatçı ruhlular, duyarlı, hissiyatlı kimseler olduklarından telefonu açıp da “birader n’oldu bizim ödeme” diyemeyeceklerinden arayamazlar da.  Çünkü onlar o sırada sizin adınıza utanmakla meşgullerdir. Bırakın kendi kendilerine başkasının namına utanıp dursunlar.
Peki nasıl oluyor da biz bu insanlara para vermeden hayatlarımızı devam ettirebiliyoruz? Çünkü onlardan korkmuyoruz, çünkü ürettikleri ürünü kafamıza attıklarında canımızın acımayacağını biliyoruz. Ben şimdiye kadar Adobe Photoshop  programıyla müşterisine saldıran bir tasarımcı görmedim. Öte yandan parasını alamadığı için müşterisine boyalarını fırlatan bir ressamın bu hareketi başlı başına bir güncel sanat performansı olarak algılanır. Görenler “Ne kadar sinirlenmiş” demek yerine  “Çok etkileyici performans, bravo” deyip alkışlarlar. Bu bağlamda iş görüşmesine gidecek tasarımcı kardeşlerime naçizane bir tavsiyem olacak: Portfolyonuzu sunmak için yanınıza laptop ya da taşınabilir bellek gibi küçük aletler almak yerine masaüstü bilgisayarlarınızı alın. Bir kolunuzun altında dev gibi Pentium bilgisayar kasası, kasanın üstüne konulmuş klavye ve mouse, yerlere sürünmesin diye paket lastiğiyle bağlanmış kablolar, diğer koltuk altınızda eski kasa Philips monitör, isteğe bağlı olarak hoparlör, yazıcı ve tarayıcınızla bu iş için ne kadar emek harcadığınızı belli edin. 90’lı yıllarda Mecidiyeköy’de ağustos sıcağında bilgisayarına ses kartı taktırtmak için dükkan dükkan gezen, körüklü otobüslerde ömrü çürüyen lise talebeleri gibi emek harcayın ki karşıdaki kişi yaptığınız işin zorluğunu anlasın. Sekreter “Sizin randevunuza daha bir saat var erken geldiniz” dediğinde “Benim işim uzun. Siz bana toplantı odasını gösterin” deyip kırk dakika boyunca yerlere çömelmiş kablolarla boğuşarak masaüstü bilgisayarınızı toplantı masasına kurmaya çalışın. Arada kafanızı bilerek masaya çarpın, ah uh gibi zorlanma sesleri çıkarın. Görüşmeniz bittikten sonra da “Siz gidebilirsiniz benim biraz işim var” deyip bu sefer de bilgisayarı sökmeye başlayarak kendinizi iyice acındırın. Çünkü biz başka türlü anlamayız. Sizi sinirlendirdiğimizde o bilgisayar kasasının kafamıza inebileceğini, pekmezimizi akıtabileceğini hissetmek isteriz biz.
Soyut sonuçlar ürettiği için insanlar tarafından ciddiye alınmama riski taşıyan bir başka sektör de spiritüellik sektörü. Bu sektöre gönül vermiş okuyucularımıza da “alet” kullanmalarını salık veriyorum. Mesela bir kişinin el falına bakmak yerine tarot falına bakın, ya da daha iddialıysanız yıldız haritası çıkarın, karşıdakinin elle tutacağı somut bir şeyler olsun masada. Şöyle düşünün; iki tane terapist var; biri, “sendeki duygu durumu değişimlerini hissedebiliyorum” diyor, diğeriyse “ben de bir anten var, senin duyguların değiştikçe bu anten dönecek” diyor. Şimdi size soruyorum; siz olsanız hangisini tercih edersiniz. Tabii ki antenli terapisti! Çünkü ben bir işe para vereceksem karşılığında bir ekipman beklerim arkadaş. Yok öyle hissetmek, zannetmek…o anten dönecek!( bu cümleyi işaret parmağımın yanını masaya tak tak tak diye vurarak yazdım)
Buraya kadar gelmişken bakır çubuk, kablo, dut dalı ya da  bio enerjiyle su arayanları anmadan geçmek olmaz. İnternette “su bulan adam” diye videolar arattığınızda en gerçekçi olanların prodüksiyona en çok para harcayanlar olduklarını görürsünüz. Mesela Türkiye’de kabloyla su bulma görüntüsü olan en meşhur kişinin bu videoyu oluştururken yaptığı harcama, birbirlerine içi su dolu şaşal şişesi fırlatan gençlerin yöğmiyelerini de eklediğimizde aşağı yukarı “0” (yazıyla sıfır) liradır. Bu yüzden sanki toprağın altında su değil de elektrik bulmuş gibi hareketler yapmakta, Fatboy Slim grubunun Push The Tempo şarkısının klibi gibi gerçekliğini yitirmektedir. Öte yandan Russel Crowe’un, Water Diviner filminde aynı yöntemle çok daha gerçekçi bir şekilde su bulduğunu görmekteyiz. Peki nasıl bu kadar gerçekçi olabiliyor. Şöyle söyleyeyim; “Russel’ın bize gelişi 13.260 TL” (yazıyla onüçbinikiyüzaltmış). İstanbul – Sydney uçuşlarına bakın bakalım tek yön, bir kişi, ekonomik sınıf, her şey dahil ne kadarmış? Düşün adam üşenmiyor buraya kadar geliyor, yetmiyor, uçak bileti parası hariç 22,5 milyon dolar daha harcayıp film çekiyor, o da yetmiyor bir de filminde Cem Yılmaz’la Yılmaz Erdoğan’ı birlikte oynatıyor. Eee sen bu kadar emek ve para harcarsan biz senin bırak bakır boruyu stres bileziğiyle bile su bulduğuna inanırız birader.   

Anıl Çağatay