Bugün piyasaya çıkan Is This The Life We Really Want, Pink Floyd‘un eski lideri Roger Waters‘ın bir önceki solo albümünün üzerinden 25 yıl geçtikten sonra dinleyicilerle buluştu. Albümü incelemeden önce, müzisyenin çeyrek asırlık sürede neler yaptığını da değinmek de istiyorum. Zira Roger Waters 1992’de çıkardığı Amused To Death‘in ardından geçen sürenin hepsinde köşesine çekilmiş bir müzisyen değildi ve böyle bir albüm Pink Floyd hayranları tarafından uzun zamandır bekleniyordu, fakat kendisi 25 yıl yeni solo albüm yapmaya yanaşmadı. Şimdi bu geçen 25 yıla bakalım, ardından da Is This The Life We Really Want‘ı inceleyelim.

Roger Waters denince müzikseverlerin aklına tabii ki Pink Floyd gelmekte. Grubun 1973 ile 1979 yılında en başarılı albümleri Dark Side Of The Moon, Wish You Were Here, Animals ve The Wall onun liderliğinde gerçekleşmişti. En öne çıkan özelliğiyse, yazdığı sözlerdi. Bu bahsi geçen 4 albümündeki sözlerin hepsini yazmış olan müzisyen, grubu yakından takip eden hayranlar tarafından konsept albüm yaratma konusunda uzman olarak tanınmaktaydı. Ancak kendisinin grubun gitaristi ve müzikal anlamda önemli bir yer teşkil eden David Gilmour ile müzikal ve felsefik olarak çok farklı yönlere gitmeleri yüzünden Animals‘tan itibaren grup içinde onunla çok kavga etmeye başlamıştı. 1983 yılında The Wall‘dan arta kalanlar ve bazı yeni bestelerin yer aldığı, pek istekli olarak kaydetmedikleri The Final Cut albümü çıkmıştı. Roger Waters‘ın solo albümü niteliği olan, ama Pink Floyd etiketi taşıyan bir albümdü. 70’lerdeki efsanevi albümlerden sonra biraz hayal kırıklığı da yaşatmıştı. Aslında Roger Waters da albümden pek hoşnut değildi, çünkü David Gilmour ile çok tartışmaları ve onun isteksiz hali yüzünden albümü solo olarak çıkarmak istemiş ama plak şirketi buna izin vermeyince sancılı bir kayıt sürecinin sonunda çıkan bir albüm olmuştu. The Final Cut sonrasında Roger Waters, solo kariyere başlama kararı almıştı. Önce 1978 yılında demosunu hazırladığı, diğer üyelere bir sonraki albümü için üzerinde çalışılmak üzere seçmeleri için The Wall ile beraber sunduğu ve seçilmediği için rafa kaldırdığı The Pros And Cons Of Hitch Hiking‘i ele aldı. Kayıtların sonuna doğru projeye Eric Clapton da dahil olarak albümde gitar çalmış ve albümün turnesinde ona eşlik edeceğine dair söz vermişti. Ancak 70’li yıllarda Pink Floyd‘u çok izole tutan ve gizemli bir hava yaratan Roger Waters‘ın bu tutumu grup üyelerinin sokaklarda rahat rahat yürümelerini sağlarken, The Rolling Stones‘taki Mick Jagger ile Keith Richards veya The Beatles‘taki Paul McCartney ile John Lennon gibi bireysel olarak ünlenmelerini engellemişti. Nitekim The Pros And Cons Of Hitch Hiking‘in satış rakamları aşağıda kalırken, turne de çok büyük bir ilgi görmemişti. Yine de Roger Waters, Pink Floyd ile devam etmek istemiyordu. Grup içindeki anlaşmazlıklardan sıkılmış ve özgürce kendi solo albümlerini yapmak istemekteydi. Kendisi grubu bitirme kararı verirken, hesaba katmadığı nokta David Gilmour‘un kendisiyle aynı fikirde olmaması ve onun Pink Floyd ile kariyerine devam etmek istemesiydi. Böyle olunca gruptan ayrılmaya kararlı olan Roger Waters, 1986 yılında mahkemeye giderek Pink Floyd isminin emekliye ayırmak için bir çabaya girişti. İki kamp arasındaki kavga, medyanın büyük ilgisini çekti. 1987’de Roger Waters, Radio K.A.O.S. isimli ikinci solo albümü yayınlarken ilginin esasen grup ismi üzerindeki kavgada olması bu albümün çok göz ardı edilmesine yol açtı. Bir de bunun üzerine Roger Waters‘ın Radio K.A.O.S. turnesine çıkarken, David Gilmour liderliğinde aynı yıl Pink Floyd adıyla çıkan ve bana göre Radio K.A.O.S. kadar iyi olmayan A Momentary Lapse Of Reason albümünün turnesi fena halde Roger Waters‘ın turnesini gölgeledi. Turnede boş salonlara konser veren Roger Waters fena halde hayal kırıklığına uğramıştı. İsim hakkı davasını da kaybeden müzisyenin elinde sadece The Wall‘un hakları kaldı. Böyle olunca 1990 yılında da Berlin Duvarı’nın yıkılışını kutlama amaçlı kendisinden istenen medyatik olacak The Wall konseri fırsatını kaçırmadı. Birçok ünlü ismin kendisine eşlik ettiği ve Pink Floyd dönemindeki The Wall konserlerinden bile daha büyük prodüksiyona sahip olan The Wall Live In Berlin, konser alanında 200 bin kişinin izledi ve bütün dünyada birçok televizyon kanalından canlı yayınlandı. Daha sonra bu performansı Roger Waters konser albümü ve video olarak piyasaya da sürdü. Kendi isminin duyulması açısından da önemli bir etkinlik olan bu olay, Roger Waters‘a 1988’den beri üzerinde çalıştığı üçüncü solo albümü Amused To Death‘i yayınlama cesareti vermişti. Jeff Beck‘in de çaldığı bu albüm 1992 yılında piyasaya çıkarken, Roger Waters albümü kariyerinin en iyi albümlerinden biri olarak nitelendirirken Pink Floyd etiketi taşımadığı için çok büyük satış rakamları beklemediğini ama turneye albümün 2 milyondan az satması durumunda çıkmayacağını belirtmişti. Satış rakamları yarısından biraz fazlada kalınca da turneye çıkmadı ve tam manasıyla sessizliğe büründü.

1992-1999 yılları arasında Roger Waters müzik dünyasından ve medyadan uzaktaydı. Tek konser dahi vermiyordu. Gruptan ayrılmaya karar verirken, genel dinleyici kitlesinin Pink Floyd‘un üyelerinin her birine çok dikkatli şekilde eğildiklerini düşünmüş ama üç solo albümü ve iki turnesi kendisinin ismen pek tanınmadığını ona göstermişti. Bu hayal kırıklığı grubun en üretici ismini, hiç üretmemeye yönlendirmişti. Bu zaman diliminde sadece 1995’ten itibaren Fransız İhtilali’ni konu alan Ça Ira adlı bir opera üzerinde çalıştığına dair bir dedikodu dönüyordu. 1999 yazındaysa sürpriz bir şekilde ufak bir Amerika turnesine çıkmaya karar vermişti. Tatil planları yaparken, ufak bir turnenin fena bir fikir olmayacağını düşünmüştü. İddialı olmayacak şekilde küçük konser salonlarını tercih eden müzisyen, sahnede Pink Floyd klasiklerini ve solo çalışmalarından ağırlıklı olarak Amused To Death‘i yer verdiği performanslar sergiledi. Yani 7 yıl sonra çıktığı Amused To Death turnesi gibi olmuştu. Turneye ilgi çekmek için kendisini “Pink Floyd‘un yaratıcısı dehası” olarak lanse eden Roger Waters, bu turneye 1977’deki Pink Floyd turnesiyle aynı ismi taşıyan In The Flesh adını vermişti. 1999 yazındaki ufak çaplı turne büyük ilgi görünce, ertesi yaz aynı turneye daha büyük salonlara taşıyarak devam etti. Şarkı tercihleriyle birazcık oynarken, Radio K.A.O.S. albümünü tam anlamıyla göz ardı ettiği dikkat çekmişti. Turnede Each Small Candle adında büyük beğeni alan yeni bir şarkı da yer alırken, röportajlarda yeni bir albüm kaydetmeye başladığını da belirtmiş ve bu şarkının gelecek albümünde yer alacağı beklenmeye başlamıştı. Aslında Pink Floyd‘un 1994’teki The Division Bell albümünün turnesinden sonra dağılması, Roger Waters‘ın solo turnesine ilginin artmasını sağlamaktaydı, çünkü pazardaki boşluğa o cevap veriyordu. 2000 yılında turneden yaptığı konser kayıtlarından, In The Flesh‘i  bir konser albümü olarak piyasaya sürdü ve Portland konserini de dvd olarak satışa sundu. İlk defa solo turnesinin başarılı geçmesi müzisyenin turne konusundaki iştihanı iyice arttırmış ve müzik piyasasına olan küskünlüğünü tamamen sona erdirmişti. Bunun en büyük belirtisi, 2002’de In The Flesh‘i dünya çapında bir turneye dönüştürmesiydi. Eskiden turneleri sevmediğini ama artık seyirciyle iletişim kurabildiğini belirtiyor ve sahnede daha neşeli tavırlar sergiliyordu. 2002’de Pink Floyd‘un davulcusu Nick Mason ile bir tatilde karşılaşması sonucunda 15 yıldır konuşmadığı eski en yakın arkadaşıyla tekrar dost olması üzerine onu In The Flesh‘in Londra’da ayağında 1 şarkılığına sahneye konuk etmesini sağlamıştı. In The Flesh turnesinin sona ermesinin ardından, müzikseverlerin beklentisi yeni bir Roger Waters albümü şeklindeydi. Ama kendisi internetten Amerika ve İngiltere’nin Irak’ı işgalini eleştirdiği To Kill The Child ve Leaving Beirut şarkılarını yayınladı. Bu iki şarkılık yayın, aslında yeni albüm bekleyenler için kötü haberdi, çünkü bir süre daha beklemeleri gerektiğini gösteriyordu. Açıkçası pek de beğenilmediler. 2005’teyse Bob Geldof‘un Live 8 organizasyonu için dikkatlerini çekmek adına, Pink Floyd‘u bir araya getirmeyi amaçlamış, Nick Mason‘ın da yardımıyla Roger Waters ile David Gilmour‘u beraber konseri vermeye ikna olmuşlardı. Sahnede tam 24 yıl sonra ilk defa Roger Waters‘ın dahil olduğu Pink Floyd performansı gerçekleşirken, bu birleşme  Live 8‘in yıldızı haline geliyordu. 20 dakikaya yakın performansta grup Breathe, Money, Wish You Were Here ve Comfortably Numb‘ı çaldı. Bu performansla Roger Waters grubu dağıtmaya çalışan üye olarak antipati toplamış imajını da epey düzeltti. Tabii grubun tekrar bir araya gelmesini bekleyenler oldu, ama David Gilmour bunun çok net şekilde tek seferliğine gerçekleştiğine belirtti. Yılın ilerleyen aylarındaysa, üzerinde uzun zamandır çalıştığı Ça Ira isimli operayı da yayınladı, ancak bu çalışma Pink Floyd hayranlarının ilgisini çeken bir iş değildi. Ama operanın belgeseli Roger Waters‘ın 1995’den beri bu opera üzerinde ne kadar çok zaman harcadığını gözler önüne seriyordu. Opera kendi alanında çok ilgi çekti, diğer yandan Pink Floyd hayranları sıranın gene yeni bir rock albümüne geldiğini düşünmeye başladılar, ancak 2006’da Roger Waters beklenmedik şekilde Dark Side Of The Moon turnesi gerçekleştirmeye karar vererek hayranları şaşırttı. Bu turneye sebep olarak kendisinin Dark Side Of The Moon‘un üzerinde o güne kadar yeterince durmadığını gösteriyordu. Bunu uzun bir turne olarak planlanmadıysa bile, yüksek talep üzerine turne uzadıkça uzadı. Hatta bu turne kapsamında 2006 yılında Roger Waters İstanbul’a gelerek Kuruçeşme Arena’da unutulmaz bir konser verdi. Bu turnedeki konserlerin ilk yarısında Pink Floyd klasiklerine yer verirken, solo çalışmalarından sadece 2 şarkıya yer vermesi solo kataloğunu neredeyse tamamen terk ettiğini gösteriyordu. Dark Side Of The Moon turnesi  2008’de biterken, bu süreç içerisinde röportajlarda yeni albüm yapacağından yine bahsetmeye başlamıştı. Fakat 2010’da gelmiş geçmiş en büyük ölçekli olan kendi The Wall turnesine başladı. 1980-1981 yılları arasındaki The Wall turnesinde Pink Floyd zarar etmişti, fakat bu turnede gelmiş geçmiş en büyük cirolardan biri elde edildi. Çünkü sponsor destekleri, biletleri daha pahalıya satabilme gibi önemli avantajlar vardı. Bireysel bir konusu olan albümü Roger Waters yeni konser versiyonunda, politik ve evrensel mesajlar veren bir şova dönüştürmüştü. İlerlemiş teknoloji sayesinde, 2010-2012 arasın epik The Wall konserleri verdi. Hatta kendisi stadyum konserlerine karşı olmasına karşın, 2013’te fikrini değiştirdiğini stadyumların büyük prodüksiyonların için uygun olduğuna ikna olduğunu belirterek aynı yıl The Wall‘u stadyumlara taşıdı. Hatta turnenin bu son ayağı içerisinde, İstanbul’da İTÜ’nün stadyumunda kendisinin daha sonra röportajlarda belirttiği üzere en unutamadığı The Wall konserini verdi. Turnenin ardından konserlerden elde ettiği materyali, bir konser filmine çevirmekle uğraştı ve 2015’te yönetmenliğini Sean Evans ile beraber yaptığı Roger Waters The Wall filmi geldi. Dünyanın birçok yerinde bu film sinemalarda tek gösterim olarak yayınlandı, ardından dvd olarak piyasaya sunuldu.

Filmin ardından röportajlarda yeni solo albüm üzerinde çalıştığını ve bunu biraz radyo oyunu olarak kurguladığını söylüyordu. Ancak 1999’dan beri solo albümden bahsediyor olmasından dolayı bu demeci pek heyecan uyandırmıyordu. 2016’da Radiohead‘in prodüktörlüğünü yapmasıyla meşhur Nigel Godrich‘in projeye dahil olduğu açıklanınca, bu albümün çıkacağına dair inanç baya arttı. Nigel Godrich onu radyo oyunu fikrinden vazgeçirmiş ve konsept albüm fikrine odaklamıştı. Geçen eylülde, Amerika ve Meksika’da gerçekleşen Desert Trip müzik festivalinde Donald Trump karşıtı konserler verirdikten sonra, bu yaz için Us And Them isimli yeni albümün turnesini yapacağını belirtti. Nitekim turne 26 Mayıs’ta Kansas’ta başladı. Konserlerde çalınanlar  Pink Floyd klasikleri ile Is This The Life We Really Want içerisinden bazı şarkılar olarak görüldü. 2 Haziran çıkış tarihliyken, öncesinde albümden sırasıyla Smell The Roses, Déja Vu ve The Last Refugee şarkıları yayınlandı. Şarkılara yapılan eleştiriler karışık olurken, esasen Roger Waters‘ın yaşlanan sesinden şikayet vardı. Bu durum, tabii albüm yapmaya 25 yıl ara vermesinin bir bedeliydi. Ne de olsa Amused To Death çıktığında 48 yaşındayken, bugün 73 yaşındaydı. The Wall sonrasında The Final Cut‘tan itibaren sesinin yavaştan yaşlanmaya başladığını, Amused To Death‘teki sesinin de hiç genç durmadığı zaten bilinen bir gerçekti. Buna rağmen sırasıyla In The Flesh, Dark Side Of The Moon ve The Wall turnelerinde hayranlar kendisinin vokal performansından memnun kalmıştı. Doğal olarak bazen yüksek oktavlar veya ince iş isteyen vokaller için önceden kaydetmiş olduğu vokalleri sahnede kullanıyordu. Ama kesinlikle muhteşem sound ve görsellik içeren bu turnelerin konserlerine giden herkes büyüleniyordu. Şimdi stüdyo albümü ortaya çıkarken, haliyle yaşlı adam sesine sahip müzisyenin vokali eleştirilere neden olmakta. Ama bu durumu albüm içerisinde avantaja çevirdiği bazı yerler de var. Diğer yandan, 25 yıl albüm yapmamış olmak Is This The Life We Really Want’tan olan beklentiyi ister istemez çok artırmış durumda. Şimdi bu konsept albüme de bütünüyle göz gezdirelim.

1. When We Were Young
2. Déjà Vu
3. The Last Refugee
4. Picture That
5. Broken Bones
6. Is This The Life We Really Want?
7. Bird In A Gale
8. The Most Beautiful Girl
9. Smell The Roses
10. Wait For Her
11. Oceans Apart
12. Part Of Me Died

Pink Floyd albüm kapakları ihtişamlılarken, Roger Waters solo albümlerinde kapaklara çok büyük önem vermiyordu. Is This The Life We Really Want da biraz Radio K.A.O.S. albüm kapağını anımsatan iddiasız kapağıyla raflarda yerini bugün aldı. Nigel Godrich‘in stratejisi yüzünden albümde gitar solosu bulunmamakta. Bu tercih, bugüne kadar Pink Floyd albümleri ve üyelerinin solo albümlerinde alışıla gelmiş bir durum değil. Roger Waters albümün kayıtlarında en çok zorlandığı unsurun müdahale etmemek için kendini tutmak olduğunu belirtmişti. Bence biraz müdahale ederek, 2006’dan beri konserlerinde kendisine eşlik eden ve iyi bir gitarist olan Dave Kilminster‘dan iki üç tane solo isteyebilirmiş. Ayrıca 1987’den beri kullandığı davulcu Graham Board yerine Nigel Godrich’in tercihi olarak eski Beck ve R.E.M. gruplarının davulcusu Joey Waronker‘ın olması, Roger Waters hayranları açısından bir başka sürpriz. Tekniği Nick Mason‘a daha yakın olan Joey Waronker genel anlamda iyi bir iş çıkarırken, birkaç şarkıda daha güçlü davul gerektiren yerlerde Graham Board’u kulaklar aramakta. Is This The Life We Really Want bir konsept albüm. The Wall, The Pros And Cons Of Hitch Hiking ve Radio K.A.O.S. albümlerindeki gibi kronolojik olarak bir hikayeyi anlatmıyor. Dark Side Of The Moondaki şarkıdan şarkıya hayattaki farklı konulara eğilirken, bu konular Amused To Death‘teki gibi savaş karşıtı ve devlet liderlerinin politikalarını eleştiren nitelikteler. Özellikle direk isim vermese bile, Donald Trump baya Roger Waters‘ın oklarının hedefinde. Albümde modern dünyanın belirsizliği korkusuzca yorumlanıyor. Roger Waters 2013’te albümü radyo oyunu şeklinde yazdığını, ana temanın “neden çocukları öldürüyoruz” diye İrlandalı bir torun ile dedesinin muhabbetine dayalı olduğundan söz etmişti. Nigel Godrich‘in öncelikle bu işi radyo oyunundan çıkararak konsept albümleriyle bilinen Roger Waters‘ı, yine bu tarafa yönelttiğini son röportajlardan öğrendik. Açıkçası radyo oyunu olsaydı, laf lakırdısı müziği çok gölgeleyecekti. Nigel Godrich‘in bu açıdan olumlu bir katkısı var. Albümde bu haliyle bile önceki solo albümlerinde de bazı dinleyiciler tarafından eleştiri konusu olan, müziğin sözlerle boğuşması durumu When We Were Young, Is This The Life We Really Want ve The Most Beautiful Girl şarkılarında mevcut. Şüphesiz bu üç şarkı, onların beğenisi kazanamayacaktır. Albümde Pink Floyd‘daki gibi bazı akustik tabanlı şarkılar var. Bunların arasında Déja Vu ve Broken Bones gerçekten başarılılar. Déja Vu, “If I Had Been God” sözleriyle başlayarak Roger Waters‘ın megaloman kişiliğini ortaya sermekte. Bu parça eskilerden sound olarak The Wall‘dan Mother şarkısını hatırlatırken, müzisyenin yaşlanan sesiyle mükemmel bir uyumda bir sound ile karşımıza çıkıyor. Fakat şarkının içerisinde ufak bir gitar solosunu Pink Floyd dinleyicisi arıyor, burada Nigel Godrich‘in albümde gitar solo olmayacak prensibinin yarattığı eksikliği görüyoruz. Albümdeki diğer akustik anlamda başarılı olan Broken Bones‘ta ise, Nigel Godrich‘in varlığı şarkıya olumlu şekilde yansımış. Çünkü son yıllarda Roger Waters‘ın yeni şarkı diye sunduğu çalışmalarda akustik gitar ve vokal gibi sadeliği fazla benimsediğini gözlemliyordum. Burada temelinde akustik gitar ve vokal şarkıya hakimken, yaylılarla şarkı desteklenerek daha zengin bir sound yakalanmış. Ayrıca ikinci dünya savaşına değinmesi ve müzikal yapısıyla The Final Cut‘taki Southampton Dock‘ı da andırıyor. Nigel Godrich‘in varlığından dolayı en olumsuz etkilenen şarkılarsa The Last Refugee ve Picture That. Çünkü The Last Refugee‘de Pink Floyd müziğinde gitarı geriye iterek keyboard ağırlıklı tek düzeye dönüştürülen sound, Suriyeli mültecilerin hayatlarını kaybetmelerini ele alarak yazılmış güçlü sözlerin resmen katili olmuş. Ayrıca bu sound Roger Waters‘ın vokalinin yaşlılığı çok fena ele vermiş. Diğer yandan Picture That şarkısını You Tube’da albüm yayınlanmadan konser kaydını dinlediğimde bana Radio K.A.O.S. albümündeki Home ile Pink Floyd‘un Animals albümündeki Sheep karışımı olarak gelmişti. Ancak stüdyo kaydında prodüktörün parmağıyla Radiohead kafasına bariz şekilde yaklaştırılması beni hayal kırıklığına uğrattı. Bird In A Gale isimli şarkının potansiyeli yüksekken, Radiohead ile Pink Floyd kafasının harmanlanması müzikte çok fazla karışıklık yaratarak potansiyelini tam kullanılamamasına neden olmuş. Açıkçası albümdeki bana göre en iyi şarkı Smell The Roses. Sound olarak Wish You Were Here albümündeki Hava A Cigar‘ı çok net şekilde anımsatan, aslında Pink Floyd dinleyicisinin beklediğini en çok veren şarkı. Şarkı ortasındaki geçiş bölümünde Animals‘taki Dogs‘a da benzediği yerler var. Zaten Roger Waters şarkının değerinin biraz farkında olmalı ki;, albümden ilk bu şarkıyı yayınladı. Smell The Roses‘ta müzisyenin vokali biraz yaşlı kalıyor, ancak Pink Floyd müziği dokularından dolayı üzerinde pek takılınacak durum değil. Şarkının sonlarına doğru Dave Kilminster biraz solo notalarına giriyor, ama belli ki prodüktör yüzünden bu girişimin doğru düzgün bir gitar solosuna dönüştürülmesine izin verilmemiş. Albümde fena olmayan Wait For Her isminde bir akustik şarkı daha var. Hoş bir ballad olarak nitelendirilebilecek bu şarkı, aslında albüme noktayı koyabilirmiş. Çünkü onun ardından gelen Oceans Apart ve Part Of Me Died albüme pek bir katkısı yok. Konsept açısından önemi var, ama dediğim gibi Wait For Her azcık daha uzatılarak albüme noktayı koymak için gayet uygunmuş.

Konuyu toparlarsak, Is This The Life We Really Want albümünün beklentilerin dışında bir albüm olduğunu söyleyebiliriz. Bunu kötü olduğu anlamında söylemiyorum, Nigel Godrich‘in tek başına yaptığı prodüktörlüğün Radiohead tarzının olaya çok net şekilde müdahil olmasına ve Roger Waters‘ı biraz farklı sulara sürüklediği anlamında söylüyorum. Albümdeki Déja Vu, Broken Bones, Smell The Roses ve biraz da Picture That ile Bird In A Gale şarkıları Pink Floyd hayranlarını tatmin edecektir.  Ancak albümün geri kalanının alacağı beğeni büyük merak konusu. Çünkü farklı bir kafa yapısının parmağı ciddi şekilde hissediliyor. Şahsen ben Nigel Godrich‘in işi radyo oyunundan koparıp, direk konsept albüm kafasına getirmesini tuttum. Ancak Roger Waters‘ın prodüktörlük koltuğunu tamamen ona terk etmesini doğru bulmadım, çünkü o koltuğu terk etmek albümün bir kısmını fena halde Radiohead havasına bürünmesine neden olmuş. Müzisyen şu sıralarda bu albümden büyük memnuniyet duyduğunu belirtiyor ama ilerleyen dönemde prodüktörlüğüne karışmadığına dair biraz pişmanlık duyabilir. Zira 1987’de Radio K.A.O.S. albümünü çıkardığı zaman memnuniyeti belirtirken, ilerleyen dönemlerde albümün modern tınlaması için fazla çaba sarf ettiğini ve kendisini rahat olmadığı bir alanda bulduğunu belirten pişmanlık kokan demeçler vermişti. Yani iyi bir albüm olsa bile tarzı dışına çıkmak kendisine ters geliyor. Diğer yandan Roger Waters, Pink Floyd‘dan ayrıldıktan sonra grubun kendisinden ibaret olduğuna dair bir çabası vardı ve bu durum onu albümleri konusunda çok hırslı bir duruma getiriyordu. Bugünse diğer grup üyeleriyle barışmış halde ve Is This The Life We Really Want’ta kendini kanıtlama peşinde değil. Hırslarından arınmış olarak bu albümü kaydetmiş gibi. Ancak bu çalışmayı “yaşlı adam albümü” olarak nitelendiremeyiz. Genç müzisyenlere taş çıkaracak bir sürü marifeti var. Ayrıca albümdeki şarkı sözleri her zaman olduğu gibi kusursuz. Oturup ayrıca incelemenizi ve üzerlerinde düşünmenizi öneririm. Felsefik yanı kesinlikle güçlü bir albüm. Zaten bu konuda Roger Waters‘ın hiçbir çalışması bugüne kadar hayal kırıklığına uğratmadı.