Rock tarihinde bazen politik, bazen de seyirci kalabalığı anlamında önemli konserler gerçekleşmiştir. Bu konserlerin bir kısmı yardım amaçlı düzenlenmiş, bir kısmı da festivaller kapsamında olmuştur. Genellikle bu etkinlikler, birçok sanatçının sırayla sahneye çıktıkları veya ev sahibi sanatçıya çok sayıda önemli müzisyenlerin konuk olarak eşlik ettikleri konserlerdir. Bugün kronolojik olarak giderek bu tür konserlerden biraz bahsedeceğim.

Rock tarihi açısından ilk tarihi konserin Woodstock Festivali olduğu söyleyebilirim. 1969 yılında 15-18 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilen bu festival, Amerika’da Vietnam Savaşı’na tepki olarak organize edilmişti. New York’ta gerçekleştirilen bu organizasyonun amaçı savaşı unutarak, umut ve barışa odaklanmaktı. Konserlerde öne çıkan isimler Crosby, Still, Nash & Young, Jefferson Airplane, Janis Jopline, Jimi Hendrix, Joan Baez ve The Who olmuştu. Aslında Jimi Hendrix ve Janis Jopline‘nin festivalin ertesi senesinde ölmeleri bu organizasyonun tarihi olmasında üzücü de olsa da büyük rol oynadı. Çünkü görüntülü ve kaliteli kayıt imkanlarının çok sınırlı olduğu o yıllarda, böyle büyük bir organizasyon haricinde Jimi Hendrix ve Janis Jopline‘nin çok üst kalite konser kayıtları elde edilememişti. Diğer yandan Woodstock Festivali’ni toplamda 350 bin kişi izlemiş, fakat ulaşım zorluğu olmasa toplam 1 milyon kişiye ev sahipliği yapacaktı. Çok büyük ses getiren bu protesto hareketi, devamında birçok konseri organize etmeye ilham kaynağı oldu. Ayrıca rock tarihinde ilk defa müzikle yapılan bir politik hareketti.

13 Temmuz 1985 tarihindeyse Bob Geldof ve Midge Ure tarafından Etiyopya’daki açlığa karşı para toplama amaçlı konserler organize edildi. Bunlar Londra’da Wembley Stadyum ile Philadelphia’da John F.Kennedy Stadyumu’nda gerçekleştiler ve eş zamanlı olarak başladılar. Etkileyici bir sanatçılar topluluğu sırayla sahneye çıktı. O güne kadar televizyonlardan en fazla kişinin canlı izlediği konserler organizasyonuydu.  Londra’da Phil Collins, Sting, Bryan Ferry, Paul Young, U2, Dire Straits, Queen, David Bowie, The Who ve Elton John muhteşem performanslar sundular. Hatta Phil Collins özel jetle aynı gün Londra’da sahneye çıktıktan sonra Philadelphia’ya da giderek sahneye çıktı. Amerika’da performanslar Bryan Adams, Simple Minds, The Pretenders, Tom Petty, The Cars, Neil Young, Eric Clapton, Led Zeppelin, Duran Duran tarafından sunuldu. Bu konserin gerçekleşmesindeki katkılarından dolayı Bob Geldof’a Sir ünvanı bile verildi. Böylece bir zamanlar The Boomtown Rats grubunun üyesi olan müzisyen Bob Geldof‘un ismi en çok Live Aid organizasyonlarıyla özdeşlemiş oldu.

1989 yılındaysa Avrupa önemli bir olaya tanıklık etti. Sovyetler Birliği’nin eski gücünü iyice yitirmesi Berlin duvarının yıkılmasını ve Almanya’nın tekrardan tek bir ülke haline gelmesini sağladı. Duvarın yıkılmasından 1 yıl sonra 21 Temmuz’da 1990’da Roger Waters Berlin’de duvar yıkılmazdan önce tarafsız bölge olan Potsdamer Platz‘ta bu birleşmenin kutlaması şerefine The Wall konseri gerçekleştirdi. Doğu Berlin ile Batı Berlin’i büyük organizasyon anlamında ilk defa bir araya getiren bu konser, soğuk savaşın bitmesinin sembollerinden biri olarak akıllarda yer etti. Aslında kendisinden The Wall konseri Roger Waters‘tan 1985’te Pink Floyd‘dan ayrıldığından beri bekleniyordu, ancak kendisi bu konseri sadece Berlin duvarı yıkılırsa gerçekleştireceğine dair bir vaat vermiş ve bu sözünü de böylece tutmuştu. Konser öncesinde Pink Floyd‘un diğer üyelerine davet edeceği beklenirken, kendisi albümde genel olarak David Gilmour‘un söylediği bölümleri söylemeleri için başka müzisyenler ve grupları davet etti. Gelen müzisyen ve gruplar The Scorpions, Ute Lemper, Cyndi Lauper, Sinead O’Connor, The Band, Joni Mitchell, Bryan Adams, Paul Carrack, Van Morrison ve Marianne Faithfull‘du. Bunların arasında Pink Floyd hayranları adına Bryan Adams, Paul Carrack ve Van Morrison‘ın performansları önemli yer edindiler. Hatta sahneye çıkan ve müzisyen olmayan Jerry Hall, Thomas Dolby, Tim Curry ve Albert Finney gibi isimler de vardı. 1980 ve 1981’de Roger Waters‘ın Pink Floyd ile yaptığı şovu daha geniş çerçevede geliştirdiği bu konserde, başka hiçbir The Wall konserinde yapılmamış olan duvarın üst taraflarına otel odası yerleştirmek de vardı. Birçok farklı ülkenin televizyonundan canlı yayınlanan bu konser, büyük ses getirmiş bir olaydı.

1990’lar tarihi konserlere tanıklık etmeye de devam etti. 28 Eylül 1991’de Metallica‘nın Moskova’da verdiği konser, tarihi bir olaydı. Bu konseri tahmini olarak 1.5 milyon seyircinin izledi. Sovyet helikopterlerin havada gezerken, izleyiciler arasında Amerikan bayrakları açanlar vardı. Aslında Metallica‘nın konseri Monsters of Rock festivali dahilinde gerçekleşmiş, ama bütün olayın önüne geçmişti. Sahneye ilk olarak The Black Crowes çıkmış, ardından Metallica boy göstermişti. Kalabalığın çoğunluğunun AC/DC için geldiği söylense bile, Metallica‘nın performansı AC/DC grubundan o gece çok üstün olduğu için de bu festival tarihe Metallica konseri olarak geçti. Tabii AC/DC‘nin Avusturalyalı bir grup olması ve The Black Crowes‘un diğer iki gruba göre çok daha az biliniyor olması, Sovyetler Birliği’nin nefret kustuğu Amerika Birleşik Devletleri‘ne ait bir grup için rus seyircilerin rus topraklarında toplanarak kendilerinden geçmeleri büyük olaydı. Hatta müziğin bu tür durumlarda, siyasetin çok önüne geçebildiğini kanıtladı.

1991’in kasım ayında Freddie Mercury‘nin AIDS yüzünden ölmesi sonrasındaysa, Queen grubunun hayatta olan diğer üyeleri öncelikle Freddie Mercury‘i anma ve AIDS bilincini artırma amaçlı 20 Nisan 1992’de Londra’daki Wembley Stadyumu’nda bir konser verdiler. Konserin gelirleri de AIDS tedavisi için araştırmalara bağışlandı. Bu konsere The Freddie Mercury Tribute Concert ismi verildi. Freddie Mercury yoksunu Queen üyeleri, vokalist olarak pop ve rock müziğinin birçok önemli solistini davet ederek bir yıldızlar topluluğu oluşturdular. Gelen konuk sanatçı isimlerine bakıldığında, müzisyenler arasında Freddie Mercury‘e duyulan yüksek saygı tekrar gözler önüne serildi. Ön grup gibisinden sahneye önce sırayla Metallica, Extreme, Def Leppard, Bob Geldof, Spinal Tap, U2, Guns N’ Roses çıkarak kısa performanslar sergilediler. Ardından Elizabeth Taylor AIDS hakkında bir konuşma yaptı ve sonrasında Freddie Mercury‘nin seyircileriyle olan enstantanelerinin görüntüleri verildi. Derken Queen (Brian May, John Deacon ve Roger Taylor) sahneye çıkarak esas konseri başlattılar. Sonrasında Brian May ve Roger Taylor sahneye her şarkı başlamadan şarkıyı söyleyecek veya enstrümanıyla gruba destek olacakları davet ettiler. Çoğunlukla Queen şarkıları çalındı, arada bir gelen müzisyene ait bir şarkıdan bölüm veya tümü çalınarak farklı bir atmosfer de zaman zaman yaratıldı. Queen‘in sahneye davet ettikleri sırayla Joe Elliot, Slash, Roger Daltrey, Tonny Iommi, Zucchero, Gary Cherone, James Hetfield, Robert Plant, Spike Edney, Paul Young, Seal, Lisa Stansfield, David Bowie, Annie Lennox, Ian Hunter, Mick Ronson, Elton John, Axl Rose ve Liza Minnelli‘di. Normalde böyle isimleri genelde bir araya toplamak, bir yardım konserinde sahneyi sırayla kendilerine bırakarak olabilirdi. Fakat Freddie Mercury‘e duyulan hayranlık, bu isimlerin hepsini birden konuk müzisyen olarak geri kalan Queen üyeleriyle bir araya getirmeye yetti. Konuk müzisyenlerden özellikle I Want It All‘u söyleyen Roger DaltreyRadio Ga Ga‘yı söyleyen Paul Young ve I Want To Break Free‘yi söyleyen Lisa Stansfield vokalist olarak bana göre en iyi işi çıkaranlardı. Fakat Robert Plant‘in Innuendo‘daki performansı konserin en büyük hayal kırıklığı oldu. Bu konser, bir anlamda Queen‘in seyircisine veda olarak izleyicilerin gönüllerinde yer edindi. Ayrıca, Freddie Mercury‘nin ölümü sonrasında verilmiş en iyi Queen konseri olarak da akıllarda kaldı. Çünkü 2010’larda Brian May ve Roger Taylor kendilerine Queen diyerek Paul Rodgers‘ı solist olarak çıktıkları birkaç turne gerçekleştirdiler. Ama o turnelerde bu konserdeki coşku ve kaliteyi yaklayabildiklerini pek söyleyemeyiz.

31 Aralık 1994 gecesinde, Rod Stewart Brezilya Rio De Janeiro’daki Copacabana Kumsalı’nda verdiği 3.5 milyon seyircinin izlediği ve Guinness Rekorlar kitabına gelmiş geçmiş en kalabalık konser olarak girmiş olmasından dolayı tarihi bir olaydı. Bu seyirci sayısının rekoru henüz kırılamadı. Konser bağış amaçlı değildi, fakat bedavayı. Bu ölçekteki konserlerde alışık olduğumuz değişik müzisyenlerin bir araya gelmesi durumu da yoktu. Rod Stewart arkasına kendi orkestrasını alarak, kariyerinin klasiklerini söylediği bir performanstı. Seyirci rekorunun bir daha kırılamamış olması, politik bir hareket içermemesine rağmen bu konseri tarihi hale getirdi.

2000’li yıllara gelindiği zaman, 2 Temmuz 2005’te organize edilen Live 8 organizasyonu tarihi konserler dizisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Live Aid organizatörü Bob Geldof, G8 liderlerinin Afrika’nın borçlarını görüşecekleri zirve öncesinde Afrika borçlarının bağışlanması için G8 liderlerini ikna amaçlı bu konserler dizisini organize etti. Ancak işi bu sefer 2 konserden 8 konsere çevirdi. Böylece organizasyonun adı Live Aid 2 yerine Live 8 oldu. 2 Temmuz günü konserler Londra, Paris, Berlin, Moskova, Philadelphia, Chiba ve Barrie’de gerçekleşti. Sekizinci konser 6 Temmuz’da Edinburg’da sahne aldı. Ancak bu sefer katılımcıların listesini hepsini yazabilmem mümkün değil. Çünkü bu yazının uzunluğunu bile aşar. Live 8’teki en önemli olay, 1985’te gruptan olaylı şekilde ayrılmış Roger Waters‘ın Live 8 için Pink Floyd ile bir araya gelmesini kabul etmesiydi. 1994’ten sonra aktif olmayan grubun Roger Waters ile bir araya gelerek alışıla geldik tam kadro sahne alması büyük olay oldu. Londra’da çıkan Pink Floyd, öncesinde çıkanları ön grup havasına bürüdü. Rick Wright‘ın 2008’de ölmesiyle, tam kadro olarak gerçekleştirilmiş son Pink Floyd konseri olarak tarihe kazındı. Ayrıca, Live 8 konserlerinde The Beatles‘ı yüceltmek için konser serilerini Paul McCartney ile başlatılması ve bitirilmesi olayı vardı. Gündüz saatlerinde sahneye çıkan Dido‘nun sahneye Youssou N’Dour‘u davet edip, onun efsanevi 7 Seconds şarkısını beraber söylemeleri dikkatleri fazlasıyla çekti. Ayrıca, Youssou N’Dour bu performans sonrasında Paris’teki Live 8 konserine giderek orada aynı şarkıyla sahne finalini gerçekleştirdi.  1982’de dağılmış, 2000’lerde beraber tek tük konserler vermeye başlamış Roxy Music‘in Berlin’de sahneye çıkması da önemli bir hadiseydi. Kanada’da Barrie şehrindeki konserde genelde kanadalı müzisyenler sahneye çıkarken, final Neil Young‘a yaptırılarak Kanada’nın en değerli müzisyeninin kendisi olduğu gösterildi. Roma, Moskova, Güney Afrika’da Johannesburg ve Japonya’da Chiba ayakları diğer şehrindeki konserlerin yanında çok sönük kaldı. 6 Temmuz’daki Edinburg konser de önemli isimlere ev sahipliği yaptı, fakat 2 Temmuz gecesi olmaması nedeniyle aynı ilgiyi göremedi. Aslında Live 8, sekiz tane konserse bile esasen tarihe geçen Roger Waters‘ın dahil olduğu 20 senedir beklenen birleşmenin gerçekleştiği Londra’daki Hyde Park’taki Pink Floyd performansıyla esasında tarihe kazındı. Pink Floyd öncesinde Sting ve The Who‘nun sahnedeki enerjik performansları da akıllarda kalıcıydı. Ancak en önemlisi bütün bu zahmetin işe yaradığını kanıtlayan G8 kararı geldi. Live 8 organizasyonun oluşturduğu medyatik baskı sayesinde G8 liderleri, Afrika ülkelerinin borçlarını bağışladılar.

Neticede tarihi konserler çok sık yaşanan organizasyonlar olduklarını söyleyemem. Bu yazıda öne çıkanlarını özetlemeye çalıştım. Tabii bu konuda nokta da koyulmadı ve koyulamaz. İleride de böyle unutulmayacak tarihi konserler gerçekleşecektir. Zira müziğin istenilen mesajı iletmek için çok iyi bir mesaj olduğu 20.yüzyılda anlaşıldı. Üstelik para toplamak için de çok kullanışlı olduğu kanıtlandı. Bu nedenle, tarihe geçecek organizasyonları yaşadığımız müddetçe 21.yüzyılda da göreceğiz.