Şu anda Viyana’daki son sabahımızdayız. Komün yaşadığımız evde herkes uyuyor. Neden daldığımızı bilmediğimiz ve hareketsiz yattığımız, kafamızın içinde başka bir alemin döndüğü bulutun içinde, şuur sandığımız yere geri dönmek üzere öylece bekliyorlar.

Hayatımızın neredeyse yarısının geçtiği o bekleme salonunda neden her gün mecburi ihtiyaç olarak durmak zorunda olduğumuzu bilmeden, öylece yatıyoruz.

Cevabını bilemediğimiz daha çok soru var.

Bunlara kişisel cevaplar vermek mümkün. Belki de o cevapları aramak için vardırlar, kim bilir.

Bu sabahın erken saatlerinde evimizin bahçesinde üç dört tane siyah kuşun ürkek ürkek ve tosun tosun zıpladığını görünce koltuğu çevireyim de bahçeye doğru, biraz meditasyon yapayım dedim. Buna şovşak şovşak gözümü kırpmadan meditasyon demek zorundayım çünkü sadece bakmak, etrafı incelemek demek bu durumu tam olarak anlatmaz. Meditasyon demek, o sessizlik halini bilinçli şekilde oluşturmak demek ve sadece bakmak olarak adlandırdığımız, baktığımız yerlere salınmaktan, hatta sürüklenmekten, bizi korur. Çünkü meditasyonda kendini her tür düşünceden araklamak var. Bunu daha yeni yeni anlamaya çalışıyorum gerçi. Ve çok da üşeniyorum. Şimdiye kadar bakmayın programlarda öyle car car ahkam kestiğime, hepsini toplasan beş altı kez yapmışımdır.

Ama bütün hakkında konuşmak, şefkate, berraklığa, açıklığa dair konuşmak bile ve hatta mesela dün Venedik

miydi bura, işte buranın meşhur Viyana bit pazarında sadece eski eşyalara bakmak bile o meditasyonun ucundan,

kıyısından bir parçası sayılır. Yani kendini katmadan bir süreliğine korkularından, umutlarından sıyrılıp, kendi dışında bir şeylere bakmak.

Bu sabah meditasyonla ilgili okuduğum kitapta egomuzun ne kadar hayvanın teki olduğunu anlatan

bir bölüm vardı. Kendini geliştirme, aydınlanmaya çalışma girişiminde bulunmaya dahi egonun tahammülü

olmadığı için çok pis oyunlar oynadığından, en başta seni “Tabi tabi muhakkak yap, süper aydınlanacan” diye

kandırdığından, ufaktan bir şeylere uyanmana izin vereceğinden ve duyduğun coşkuda, keşfettiğin bir şeylerin

heyecanında hep sinsi sinsi gülerek dibinde gezdiğinden bahsediyordu. Sonra seni övmeye başlıyormuş;

abi şahane gidiyorsun, bir numarasın, süper aydınlandın olum tamam sen tamamlandın lan. Vay amuğa, bildiğin

Budist rahip oldun lan sen dediğinden bahsediyordu.

Bundan kurtulmak için meditasyonu kesmek değil, bilakis üstüne gitmek gerektiğinden, bir süre sonra

içinde oluşturduğun, duyumsamaya başladığın o genişlik ve sessizlik, huzur ortamından kendine daha

da fazla bakabildiğini anlatıyordu.

Bu meditasyon durumunda bir yer varmış, orada kendi çirkin ego yüzün ile karşılaşıyormuşsun.

Bu beni tırsıttı. Baktığın her yerde egonun o çirkin çirkin sırıtan yüzünün yansımasını görüyormuşsun.

Öfkeyle o aynayı paramparça kırsan bu kez de aynanın her bir küçük parçasında yine o çirkin suratı

görüyormuşsun.

Bunun için de meditasyon yapmaya devam etmek gerek diyor.

Ben de bu sabah oturdum işte koltuğa, dışarıya bakmaya başladım. Böyle tek noktaya bakıyorum, olmuyor, kuşlara bakıyorum, aklıma düşünceler geliyor, onları düşünmeyeyim derken kendini yakalıyorum, bir ton kepazelik.

Derken kitapta yazan bir bölüm geldi aklıma: Her şeyin bir rüya olduğunu, canınızı sıkan her şeyin

bitecek bir rüyadan ibaret olduğunu düşünün diyordu.

Bunlar aklıma geldiğinde bahçedeki ağaçlar Yüzüklerin Efendisi’indeki o arkadaş canlısı orman gibi

aniden canlandı. Oldukları yerde tabii.

Sanki nefes alırmış ve bana bir şeyler anlatırlarmış gibi rüzgarla hareket etmeye başladılar. O an o ağaçlar sanki benim ciğerlerimin yansımasıymış ve o hareketleri de nefes alıp verişlerimin göğüs kafesimi oynatmasıymış gibi geldi.

Bu yazıyı yazarken acaba o kafayı kaybetmiş miyimdir dedim ama az önce baktım dışarıya, hala benim bir parçammış gibiydiler.

Bir tek bizim çocuklar uyandı şimdi, onlar içeride kahve filan yapıyorlar, hafiften dikkatim dağıldı.

Bu yazıya başlarken çok bir gaza gelmiştim. Yani neden gaza geldiğimi de diyeyim de yazıyı öyle bitireyim;

meditasyon sırasında bir an çok karnım acıktı. Canım içeride Nükhet’lerin Edirne’den getirdiği badem ezmelerinden yemek istedi fakat o sırada içimden bir ses “Bak işte bu senin egon” dedi. “Karnını acıktıran ve içinden sanki bir şeyleri eksik yapıyormuşsun gibi düşündüren ve ayağa kalkıp evde gezin diye canını sıkan egon” dedikten sonra

ani bir sessizlik oldu. Büyük bir boşluk hissi. Sanki kafatasımın içinde beynim büyük bir boşluktan ibaretmiş gibi kocaman bir sessizlik ve boşluk. Hatta o sırada dışarıda akan trafiğin sesi bile kesildi. Sonra işte o ağaçlar ciğerlerimmiş gibi nefes almaya ve ben her şeyin içinde kendimi görmeye başladım.

Yani bu sessizlik anı kendim ile yüzleşmeye ve egonun bana yaptırmaya çalıştığını kızmadan fark edince ortaya çıktı.

O kadar güzel bir duyguydu ki egom kalk da bunları yaz diye beni kandırdı ve o caanım meditasyon anını kesip gelip sizinle “paylaşma” ayağına kendimi keşfetmekten, egomun bilinmeyen yerlerini “aydınlatmak”tan kurtuldum.

Şimdilik bu kadar. Ali ve Asena da kalktı. Çocuklar Ecem ve Arda kornfleks yiyor, Alpay yumurtaları haşlamış, ben de ufaktan yazıyı kapatıp yanlarına gitsem iyi olacak. Güçlü duştan çıkmış parmak arası terliklerini giyiyordur, az sonra damlar, galiba İzmit’ten gelen Sevil banyo yapıyor (o da ne kadar ölçülü ve samimi bir insanmış) sonracığımaa, Cemile her zamanki gibi yavaş hazırlanıyor, bavulunu ağır hareketlerle düzenliyordur,  Engin pijalamalarla az önce geldi “Ben saati yanlış kurmuşum yaa” deyip kahvaltıya yetişmeye gitti.

Allah’tan benden başka mannaşlar da var da erken uyanmış olanlarla iletişimde gara dumanlar çıkmıyor. Yoksa “Oooh ne güzel, biz burada çalışalım sen orda çat çat yazı yaz” diye arıza çıkabilir. Gerçi hiç öpmiyim, gece yatarken mutfağın mına konmuştu, sabah bir saat orayı temizledim.

Gün içinde bu birlik hissi, yaşadığımız her zerrenin ta kendisi olduğumuz şuuru maalesef egomuzun ele geçirmeye çalıştığı insan ilişkileri ve maddi dünyanın hırsları ve gariban arzuları ile dağılıp gidecek ama meditasyon ile yeniden düzeltmeye çalışacağız, yargısız bir gözle birbirimizi ve kendimizi, içinde bulunduğumuz bir rüyanın dekorları, elemanları ve aslında kendimize bir şeyler anlatmaya çalışan simgeleri gibi bilinçaltının görünen, somut, elle tutulan falan da filan da…

Hadi biz yola çıkıyoruz, Türkiye’de görüşürüz.

 

Ayça ben Ayça.

Toni’nin ekauntundan yazdım.