Tek bölümlük yazı dizimizin daha sonuna geldik gibi olmaması için sizlere Portekiz gezimizin ikinci bölümünü yazacağım değerli dinleyici bozması okur.

Ya anladınız işte, Portekiz çok güzeldi. Ben öyle zaten gittiğim yerlerde foto filan da çeken biri değilimdir. Çok üşenirim o telefonun kamera bölümünü açmaya. Telefonum da beni desteklercesine “Yeterli saklama alanınız yok, kendisini rahatlatmak için ayarlar bölümünden gereksiz zımbırtıları şaapın” yazısıyla karşılaşma stresi beni yiyip bitirir zaten. Hele ki o at tarağı kadar koca koca Canon’lar, yok efendim Nikon’lar, bunlarla da hiç mi hiç işim olmaz. Ama diyelim ki elime biraz para geçti, o zaman sırf parayı ezmek için kalkar gider bir Canon filan alabilirim fakat o da bir köşede çürümeye yatar. Yani demem o ki, bir geziye gittiğim zaman fotoğraf çekmek ya da o geziyi kalıcı kılmak için ne yazı yazabilirim, ne de foto çekebilirim. Ama Radyo Karavan’ın dinleyici olduğu kadar okur kitlesinin de kendini iyi hissedebilmesi için Portekiz’i yazmak istiyorum.

Şu yazıyı yazarken ha bu Toni ve Memo aralıksız bana soru sormaya başladılar. Onlara bu amg yazısını yazmaya çalışıyorum az susun dedim fakat gıcıklığına sorularına devam ettiler. Ben de el mi yaman bey mi diyerekten Ümit Besen’den son ses Bayramın Olsun şarkısını çalıyorum şu satırları yazarken. Hatta siz de ortamı daha iyi hissedebilmek için na şu linki tıklayın: https://www.youtube.com/watch?v=jzJKHtzVSVk

Evde herkes şu an içine kapandı. Kimse de kapat demiyor işin garibi.

Neyse biz gelelim Portekiz yazı dizimize…

Sabah şeyi düşündüm, Portekiz yazı dizisini bir türlü ikinci bölüme erdiremiyorum ya, dedim ki “Ayça, dedim, sen dedim, millet tüketim çılgınlığına yakalanır, sen üretim çılgınlığına yakalanmışsın. Bunu da yazmayıver yani ne olacak” Anaaa, o sırada bana felaket bir sosyolojik mevzu vahyi geldi. Yani mesela okumuş etmiş bir entelektüel kim bilir bu “Üretim çılgınlığı” ile ilgili ne manyak bir yazı yazardı… Bizim gibi hırboların elinde bu tip şahane kavramlar ve sorunlar piç olup gidiyor. Yine de bir başlık atabildiysem ne mutlu bana. Bir ara hatırlatın da, tribe girdiğim bir gün bu kendini ispat, özdeğeri salt varoluşla başaramayan, hep bir sebep ile kendini değerli kılma hastalığı olan Üretim Çılgınlığı üzerine yazı yazayım, gözlerim yaşarsın yazarken, kalbim köpürsün, şöyle kalbimi bir havalandırayım.

Ümit Besen evimizi güzel bir batakhane havasına çevirdi. Elin İtalyanını da ne hallere çevirdim abi yeaa. Ümit Besen gidiyor Güllü geliyor, o gidiyor Bülent Ersoy geliyor. dersin ev değil tekstil atölyesi.
Pek Portekiz ile ilgili olmasa bile yazı dizimiz devam ediyor farkındaysanız.

Ya işte Portekiz çok güzeldi. Zaten ben Portekiz sokaklarında gezerken de bunlardan farklı şeyler düşünmüyordum ki. Bu ve buna benzer meseleler. Yani bunlara bol bol yeşillik görsellikleri ekleyin, oldu sana Portekiz.

Şu an Toni üçüncü Ümit Besen şarkısında kibarca “Ayça be, sabah sabah çok ağır depresif oluyor bu tip şarkılar” dedi. Tam o sırada da Tahta Masa çalıyordu. Hadi dedim büyüklük bende kalsın ve Sabahat Akkiraz’dan Şikayetim Sana Tanrım’ı çalmaya başladım ama şarkının giriş bölümünde ben de fenalık geçirip “Gerekli dersleri aldıysak daha neşeli şarkılara geçiyoruz” deyip Sirk Dö Soley müziklerini çalmaya başladım. Şu anda sizlere ip üzerinde cambazlık yaparak bu yazıyı yazıyorum.

Ah zavallı okur, size de çok yük oldum bu yazı dizisiyle. Ya işte Portekiz çok güzel yer. Lİzbon’u ayrı güzel, Sintra’sı ayrı güzel. Ekim’de zaten tekrar yapacağız bu geziden bir tane daha. Belki ona Porto’yu da ekleriz. Ona da bir yazı dizisi yazmak icap eder.

Şimdi ben bu anlamlarla dolu yazı dizimizin ikinci bölümününü bitireyim de üçüncü bölüm için kendimi hazırlayayım.
Siz de şimdiden merak etmeye başlamışsınızdır.

Hoş kalın, arayı açmayalım.