Geçenlerde sabah erkenden kalktım, Cihangirde geziyorum. Rutin İstanbul gezilerimden biri. Bayılırım. İstanbul sokak sokak damarlarımda akar. Tansiyonum düşer zevkten. O gün de tarihi teneffüs ediyorum, Osmanlıyı hayal ediyorum, başkalarının yarım kalmış düşlerini mi yaşıyoruz acep diye kendimi sorguluyorum. Puslu bir kıtalar atlasının lejandı gibidir Cihangir. Bilen bilir. Kokusunu bile alırsınız orada daha önce yaşamış Leventlerin, Levantenlerin, Yeniçerilerin. Cihangir Camiinin bahçesinden boğaza bakmamış adam nazarımda bir fazladır. Sen yokken biz bir fazlayız derim ona. Hiç acımam.

Ben bu uhrevi düşüncelere gark olmuşken yanımızdaköpekkabahatin hızla bir çift geçti. Kızın elinde bir ip, ipe bağlı bir tasma, tasmanın boynunu sardığı bir köpek. Köpeğin hızında yol alıyorlar. Köpek hızlanıyor bunlar da hızlanıyor, köpek yavaşlıyor bunlar da yavaşlıyor. Köpek muhtemelen karşı cins bir köpeğin daha önceden işediği bi noktayı bulup duruyor. Başlıyor koklamaya eski bir sidiğin kokusunu. Bizim çift bu esnada ne yapacağını bilemiyor. Erkek olanı etrafına bakıyor cool cool. Güneş gözlükleri ensesinden burnuna kadar uzayı kapladığından ne yapsa cool görünüyor. Oysa içerde gözler bir köpek yavrusu gibi biliyorum ben. Kız olanı köpeği çekiştiriyor “Hadi ama bebeğim” diyerek. Köpek inatçı gitmiyor. Israrla kokluyor başka bir köpeğin sidiğini. Yeterince koklayıp kendisi de üzerine işedikten sonra yoluna devam ediyor. Bizimkiler de arkasından. Sözde köpeği gezdiriyorlar…

Neyse ben de yavaş yavaş yürüyorum Cihangirdeki mükemmele çok yakın apartmanlara baka baka. Bazı cumbalara dalıp gidiyorum. Yahu diyorum bu yeknesak ritim olmasa ölüm nasıl da egemenliğini oturturdu hayatımıza. Oysa ki bu cumbalarda hiç bir şey düşünmeden bomboş oturmuş insanlar nasıl da ölümü deli etmiştir kim bilir diye düşünüyorum. Ölüm orda her an onlara yaklaşıyor ama bizimkiler hiç istiflerini bozmadan bomboş, hiç bir şey yapmadan etrafını izliyor büyük bir sükunetle. Ölüm sikinde değil. Deli oluyor ölüm. Hayatın çığlıkları martılarınkine karışıyor. Dalga geçiyorlar adeta ölümle. Ben bunları düşünürken birden fark ettim ki köpek yine durdu ve başladı pötür pötür yere sıçmaya. Nasıl rahat. Bir yandan da kafasını çevirip bizimkilere bakıyor. İşini bitirip kızı sürüklemeye başladı sokakta. Erkek olanı derhal eline geçirdiği naylon poşetle yerden köpeğin sıçtığı bokları topladı parmaklarında hissede hissede. Sonra da poşeti ters çevirip düğüm attı ağzına. Her şey yolundaymış gibi elinde köpek boku dolu bir poşetle yürümeye başladı önümüzde. Tam kıza ve köpeğe yetişmek üzereydi ki köpek bir kez daha durup sıçma pozisyonu aldı ve bir kaç kalıp daha kabahat bıraktı ortama. Peşi sıra neşe içinde yürümeye devam etti kuyruğunu sallaya sallaya. Oğlan derhal cebinden başka bir poşet çıkarıp eline sarmalayıp yerden bokları yine aldı. Köpek sıçıyor adam arkasından boklarını topluyordu. İnanılır gibi değildi. Artık daha fazla dayanamayıp koşmaya başladım bunların yanına doğru. Bir iki metre önlerine seyirtip durdum. Kotumu donumla beraber sıyırıp yere çömeldim. Başladım sıçmaya. Bir kaç kütle bıraktıktan sonra ayağa kalktım. Donumu ve kotumu sıyırıp kemerimi bağladım. Köpek yanıma gelmiş, sevimli hareketler yaparak benden ilgi bekliyordu. “Hoca şunları da alıver sana zahmet” dedim adama. Kız bana Leo Buscaglio görmüş Tezer Özlü gibi baktı. İğrenerek, dudaklarını gere gere, kaşlarını çata çata “Sizin gibileri nasıl sokuyorlar Cihangir’e hiç anlayamıyorum” dedi kız olanı. TRT2 gibi tonladı. Yüzüne siyah camdan Pimapen döşetmiş erkek olanı “ Senin derdin ne dostum ha?” dedi. Ben de “Asıl senin derdin ne dostum? Elinde bok dolu poşetlerle Cihangir sokaklarında geziyorsun. Hasta mısın nesin?” diye diklendim. “Yürü Samsa! Bu hayvanla uğraşmaya değmez “ dedi kadın köpeğe. “Köpekle sohbet mi ediyorsun kuzum sen?” dedim şaşırarak. “Sevgilime kuzum diyemezsin!” diye sert çıktı bana kara camların ardından erkek olanı. “Ne diyeyim peki Şahin görünümlü doğan? Kaymakam arabası gibi olmuş kafan” dedim. “Şiir yazdım dikkat edersen” diye göz attım kız olanına. Erkek olanı delirdi. Köpek olanı elimi yaladı. Bunları ben bi güzel dövdüm. Osmanlı tokadlarını aşkeddim yanaklarına. Erkek olanın ensesine ensesine vurdum. Yere vurdu vurdu kalktı kafası. Yok lan dövmedim. Ne dövücem. Sadece erkek olanına “Çok konuşma fazla! Git çabuk yerden boklarımı topla! Laylon poşetin bittiyse bak orda Migros var” diyerek parmağımı uzattım. Sonra da arkamı dönüp gittim. Arkamdan erkek olanı hiç de inandırıcı olmayan tonlarda bana meydan okudu. Yeterince uzaklaştığımı düşününce bi küfür etti. Kafamı çevirip baktığımda yerden köpeğin yeniden az evvel sıçtığı bokları topluyordu. “Isı” diye bi ses çıktı ağzımdan gayri ihtiyari. Yoluma devam ettim.

Cihangir Camii’nin avlusundan boğaza bakıyordum. Kim bilir nasıl heybetli kalyonlar geçmiştir bu boğazdan diye düşündüm. Sigara içmek yasaktır yazısını okurken bir sigara yaktım. Güneş burnumu yaladı, ay dünyanın etrafında döndü, her taraf gecekonduydu. Sigaramın dumanı, iç sıkıntımın sesine karışıp atmosfere yayıldı. Osmanlı çökmüştü, şimdi de ben çöküyordum…