Akşamdır. İzmir’dir, Göztepe’dir. Epeydir bahardır ama, kış indiği dağlara dönmeye niyeti olmayan telaşlıürkek bir (hoş)çakalın kuyruğu olmuş uzamakta, içimize kaçamak ısırıklar salmaya devam etmektedir. Kapıdır, çalınır. Anahtarını unuttuğu vaki değildir, yanında bir misafir varsa kapıyı çalar Adnan. Bu sefer kimi getirmiştir yanında acaba oynayalım diye? Islak bir enik, yalanarak kurunabileceği sıcaktan bir köşe uman bir kedi yavrusu? Kapı açılır, her defasında, aynı merakla ve bu sefer Adnan’ın arkasında dikelen, apartman merdivenlerini aydınlatan ışığa rağmen karanlık kalmayı beceren ince ve uzun gölge seçilir. Tedirgin olunur. Yaylanır gibi midir nedir o öyle olduğu yerde, bir avuçlarını sıvazlaması eksiktir?! Adnan içeriye girdikten sonra karartıyı başıyla içeriye davet eder: Ece, der, Ayhan, der. Memnun oldum canım!

Aksi! Tam adamına çatılmıştır. Hiç gecikmeden edebiyat yapmaya zorlar adamı. Terli saçlarına benzer sözleri, seyrektir, elle taranıp arkaya yatırılır. Sadece ayakları değil, yüzü de sendeler. Kaşı, yarı örtük gözleri, çarpık ağzı, artık hangi sinir/sınır harplerinde yitirildilerse, eski çıkıntılarına kavuşmak için mütemadiyen oynamakta, dikelip canlanmaya çalışmaktadır. Rengi kaçmıştır, elindeki eski püskü bavul, avurtları olmuş çökmüştür ve sonra o başındaki gazi madalyası gibi taşıdığı -e insandı, ins ininden çıktığın andan beri kötüydüunutmamak adına olsa gerek” diye düşünüyordu- kaşıyarak parlattığı yara, ona ne buyrulurdu? Artardı, artar… Bedeninin yanında getirdiklerinin yanına, dün bir bugün iki ruhundakiler de katılır: Evham, öfke, sayıklama… Epey bir yekûndur. Anlaşılan o ki, bitmeyecek upuzun bir misafirliktir. Ah bilinse ne domuzdur o omuz! Ah ne ağırlıklar taşır o çırpınırken sümükler saçan burnundan soluyarak. 

Eve kapanıp kalınmıştır, dışarıya neredeyse hiç çıkılmaz ki dışarıdaki, karşımızda bir elini kafasına yaslamış diğer elini beline koyup yanlamasına uzanmış çok eski, tanıdık, hımbıl bir mazerettir: Yoo bir kuş değil, yokuştur. Oysa sen ne kadar kaçarsan kaç, yokuş arsızdır, sana gelir, o apartmanın giriş katındaki alçak tavanlı dairede Eceyle tutturulan şeye tırmanmak” denir: Odalar, mutfak, salon,banyo ve şiir arasında gece gibi mekik dokuyan, ayak bastığı her yere karanlığını saçan adamın öksürüklerine, burun çekmelerine, ayak sürümelerine, söylenmelerinekulak verilmektedir. Havadan nemler kapan gerilim, o,beni evin bir köşesinde kıskıvrak yakalayıp zembereğinden boşalmışçasına anlattıkça artmaktadır. Yürek sıkışmakta, sıkışmadıysa ağza gelmektedir. Üstelik sesi, giderek kabaran, kabalaşan, kalınlaşan öfkesiyle zalimce alay etmekte, incelip küçülmekte, ………. gibi keskinleşip tizleşmektedir, ne gibi olduğunu söylemek, noktaları doldurmak okurun insafına bırakılmamalıdır oysa. Okur, ki -heşeyi hep başımıza kakar- onda acımanın zerresi bulunmamaktadır.

 Teslim edilir: Bana fena dokunmuştur, açıktır, bulaşmıştır. İzmir Tamaşalıklı olduğumu olduğumu görünce ne kadar şaşırmıştır (karşımda yaşayacağı ilk şaşkınlık olmayacaktır bu, sol yumruk havaya) ve sonra o Zeyrekli şairdir, bana Tamaşalık’ı Reşat Nuri Güntekinin Miskinler Mahallesinden göstermiştir. Kimi korkularımın depreşmesinin, dehşetlerimin büyümesinin yanında, kimi hamlıklarım da ezilmiştir, evet. Yazmanın değil ama (Ece Ayhan’ın dilimi sulandıran, yüreğimi kaldıran tek bir şiir kitabı olmuştur, o da şiir kitabı değil dipnotlarıdır: ŞiirinBir Altın Çağı), düşünmemin şekli şemali ben farkında olayım olmayayım sarsıntılara uğramıştır; üstelik tonlarca isim veya fikir karalanmak, boklanmak üzere önümde istiflenirken, aralarına dalıp kurtarıcı, makul seçimler yapmak hiç de kolay değildir. Ahlak’ı o kendisinin dışında her yerde, herkeste aramakta, devletin olduğu kadar eşyanın da tabiatıdır, elbette bulamamaktadır. 

Zaman su gibi akıp gitmektedir ve eskisi gibi ürpertili değildir, artık Ecenin yanında yazmak, Eceye yetişmenin, Ayhandan kaçmanın yoludur. Her ikisiyle birlikte ezilip büzülen çocuk, efendiliğinden sıkılmakta, küstahlığını bilemesini de öğrenmektedir, karşılarında (Ece ve Ayhan) giderek sabah sertliği olup ayağa kalkmaktadır.  

Kalem kalemlikten çıkmakta, avuçlarda organ gibi sallanmakta, asılmayı, patlamayı beklemektedir ve her şeye rağmen yine de dilsiz, terbiyeli, ihmal edilmemiş bir sözleşmenin ağırlığıdır, ondan kaçmış, bıkmış, usanmış kalemin acıklı bakışlarla dokularıma nüfuz ettiğini, elime kaynadığını çaktırmamak, bırak baş etmeyi, harfleritanımakta zorlanan, o” mu yoksa n” mi bu diye bana soran, gözleri seçmeyen, hisleri körelmiş yaşlı bir adamın canını çektirmemek.  

Kimi zaman balkona çıkılır, yokuşa serpilmiş binalar engelini birkaç saatliğine aşabilen güneş ışıkları başsıuçsuz düşüncelerle birlikte kedi gibi yalanılır. Yaladıklarımı topaklar halinde kâğıda kustukça kolay lokma olmadığım anlaşılır. Nefes nefese kalmışım yazarken, göğüslerim sıkışmış, terlemişim, ne gamÖnüne, giderek inandırıcılığını kaybeden sıkılma duygusuyla sürdüklerim, anlattıklarına, benim anlattıkları karşısında eveleyip gevelerime benzemez hiç: Odasına kapanır, kapansın elbette, ihtiyacı olan mühleti herkese verdim, ona da memnuniyetle veririm; en fazla 1 saat içinde yazdıklarımı borsa kâğıtları gibi lekeli titrek elleriyle sallayarak odasından bir heyecan sökün edip kopacağını, işkili elden bırakmasa da (hâlâ inanmıyor, benimle konuşurken gün boyu açık balkon kapısına kayıyor gözleri, esas oğlan, metnin veya şiirin maça beyi az önce oradan sıvışıp kayıplara karışmış da, muhtemel havaya saçılmış küllerinin sıcaklığını ölçer gibi) benimle değil ama yazdıklarımlkonuşacağını bilirim: Modern bunlar yahu!

Elime geçmiştir. Şaşırtamaz artık beni. İkimiz de iyi birer kötüyüz. Birbirimizden zerre haz etmeyiz. Hıhı!lardan silkinirim, lafımı sakınmam, cevap vermeye başlarım, derviş olmak istediğini söylediği zaman, köpüreceğini bile bile bir müritten beklenmeyecek bir alayla ahir zaman dervişlerinin elim akıbetlerinden, dahası bu isteği peşinden koşturduğu modernliğe sığdıramadığımdan söz ederim. Midemde kaynayan kan, şimdi onun beynine sıçrar, kafasındaki yara hiddetle parıldar. 

Dergiler için söyleşi yapmaya otururuz: Söylediklerini her an alevler saçmaya hazır gözlerinin içine baka baka, utanıp sıkılmadan düzeltir, güzelleştir, parlatır, tahrif eder, huzurlarına sunarım. Gıkını çıkarmaz, hele çıkarsın, hele bir… Elalemin kuş’larıyla uçmaya kalkıştığını gider millete anlatırım. Kimseinanmazsanatabii!” der. EceAyhantabii! Herkes kadar hoş bir çakala benzer, tehdit ettiğinde. E… Der.

Görürsün sen Esini… Seni başıma saran Adnan Acarla, Prostatikte, Radyo Karavanda!