Ne zaman çalıştığım işten ayrılacak olsam içimi büyük bir sevinç kaplar. Sanki oraya çalışmak için başvuran ben değilmişim gibi…Bilgisayar başında yeni iş ilanlarına bakarken dünyanın en mutlu insanı oluveririm. Kahvemi koyar, müziğimi açar, koltuğuma yayılır, keyifle “o” çok mutlu olacağım, tam bana göre olan işi ararım. Sanırım kariyer planlamasıyla ilgili bazı sorunlarım var.

Halbuki daha önce defalarca kendime “bir daha böyle bir durumun içine düşmeyeceğim” diye fırça attığımı hatırlıyorum. Nasıl bir durum mu? Misal, beş önceki işimde “maliye baskına gelecekmiş sigortasızlar üst kattaki mescide saklansın!” dediklerinde “ohh ne güzel mesaiden yırtacağız” diye ayaklarım götüme vura vura herkesten önce üst kata çıkmış, ayakkapları 40 yıllık mümin gibi büyük bir ustalıkla (arkalarına basarak) mescidin girişinde çıkarmış, kendimi cami halısı desenli halıfleksin üstüne atmıştım. Öğlen okunalı 1 saat olmuştu, ikindiye ise daha çok vardı. Hak yolunu bir anda bulan ateistler gibi mescide doluşmamız neler olduğundan haberi olmayan üst kat çalışanlarını bayağı şaşırtmıştı. Bu vakitsiz koşunun sebebinin Allah aşkından değil maliye korkusundan olduğunu çok geçmeden anladılar. Ben hemen içgüdüsel olarak 30 sene önce dedemin yanında yaptığım gibi cemaatin ortalığa attığı tesbihleri tesbih askısına takmaya başlamıştım ki ikinci uyarı geldi: “maliyeciler üst kata da çıkacakmış sigortasızlar binayı terketsin!” İşin rengi değişmeye başlamıştı. Bulunduğumuz yer İkitelli’nin çok ücra bir yerindeydi. Hani şu yol kenarlarından kertenkelelerin geçtiği, insanların minibüslerden indikten sonra yol banketlerinden atlayıp bayırları tırmandığı yerlerden. Yani zaman geçirecek hiçbir yer yoktu. Yirmi kişi işyerinin bahçesinde mezarlıktan kaçmış zombiler gibi de dolaşamazdık. İşin kötüsü çok şiddetli bir yağmur başlamak üzereydi. Egemen düşünce, ortalıktan kaybolmamızı ama çok da uzaklaşmamamızı istiyordu. Patronun, bu gibi durumlardan istifade eden benim gibi anarşist ruhlulara göz açtırmaya pek niyeti yoktu. Sonunda bastıran yağmurun da etkisiyle kendimizi iş yeri servisi olarak kullanılan siyah doblonun içinde bulduk. Ve ben yine en son ilkokul 3.sınıfta oturduğum yerde, yani bagajdaydım! Yine içgüdüsel olarak ayaklarımı kapı tarafına doğru uzatmış 12 kişinin nefesiyle buğulanan cama BJK yazıyordum. Bu sefer yanımda sınıf arkadaşım Sümüklü Sercan değil, daha önce görmediğim şirketimizin mutfak bölümünde çalışan her tarafında çiğ et parçaları olan, haliyle et kokan biri vardı. Ve maalesef benden daha üzgündü! Dünyası başına yıkılmış gibi elini alnına götürmüş “biz bu işin içine nasıl düştük” der gibi döşemelere bakıyordu. İşte o anda durumun vehametini anladım. Adam, o durumda olmaktan benim olduğumdan çok daha fazla rahatsız olmuştu ve benim kendime sormam gereken soruyu o soruyordu: “benim burada ne işim var!”
İşte yazının başına döndük. Bir değil beş değil dostlar! Bir insan bütün işlerinde aynı duyguyu mu yaşar! Yanlış anlamayın burada şımarık ergen söylemiyle “bon boroyo ait doğolom” diye isyan etmiyorum. Bilakis “demek ki tam da buraya aitmişim”i anlayıp dertleniyorum. Eee ondan sonra da işten ayrılışlarım bir karnaval, yeni iş arayışlarım ise “ümit denizine yolculuk” havasında geçiyor. Hayatımız çoğunlukla yapmak istemediğimiz şeyleri yapmak için uğraşmak ve istemediğimiz durumlara düşmekten ibaret. Bu arada yeni iş ararken neden bu kadar mutlu olduğumun cevabını da sanırım az önce buldum. Çünkü yeni iş ararken işsiz oluyorum. Yani çalışmıyorum. Demek ki beni asıl mutlu eden şey çalışmamak!
Bazıları hayatın anlamını çalışmakta bulur. Çalışmazlarsa çok sıkılacaklarını, ne yapacaklarını bilemeyeceklerini söylerler. Bu insanları bildiniz mi? Hah işte ben onlardan değilim! Hatta mümkünse iddaadan şöyle 1.000.000 TL filan kazansam da hayatım boyunca ense yapsam diye hayal kurar, sadece bu hayallerle bile mutlu olurum. “Çalışmak yapacak işi olmayanlar içindir” sözünü hayat felsefem yapacak kadar severim. 1.000.000 TL yazdığıma filan bakmayın ekonomiden de hiç anlamam. Hatta ilk başta 500.000 TL yazacaktım sonra ömür boyu ense yapmak için 500.000 TL nin yetmeyeceğini Kadıköy emlak fiyatlarıyla karşılaştırıp anca anladım da hayalimi son anda 1.000.000 TL ye yükselttim Allahtan. Hoş 1.000.000 TL de ömür boyu ense yapmaya yetmez büyük ihtimalle. Olsun. Dediğim gibi iktisattan hiç anlamam ayrıca anlayan adamı da hiç anlayamam. Sadece para hakkında konuşup paradan bu kadar uzakta yaşamak çok zor olsa gerek. Muhabbeti devamlı ekonomiye getirebilen insanlar tanıyorum. Biri “şu çiçekler de ne güzel kokuyor” dese, o çiçeklerin tohumunun kaç lira olduğunu, buraya getirilip üretilmesinin maliyetini, satış marjını filan anlatıp dururlar. Her konuşmalarında milyar dolarlar, milyon eurolar havada uçuşur. Benimse yapabildiğim tek şey, onlar dolar dediğinde: çarpı 3, euro dediğinde çarpı 4 yapmak. Ekonomiden anladığım bu kadar. Zaten bence biz de toplumca paradan pek anlamıyoruz. Nereden mi biliyorum? Çünkü biz milyarda kaldık! 12 sene geçti üstünden hala mayışları, araba, ev fiyatlarını söylerken kullandığımız o “milyar” tadını bulamadık. Milyar iyiydi. Herkesi zengin gösteriyordu. 3 milyar, 5 milyar 7 buçuk milyar, 420 milyar…Düşünsenize şu anda asgari ücret alan biri bile 1 buçuk milyar maaş alacaktı ne güzel. 1.500 lira aynı havayı vermiyor. Zaten bir de araya o YTL girdi ya milletin devreler orada yandı işte. 2017 senesinde hala benden 1 YTL isteyen dilenci, “bu ay apartmanın otomatik parası 92 bin lira geldi” diyen apartman yöneticisi varsa şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gerekiyor.
Eskiden çok zengin olsam ne yapardım diye düşündüğümde aklıma gelen tek şey bir Fender Stratocaster almak olurdu. İşin kötüsü 35 yaşında olmama rağmen aynı şeyi düşünüyorum. Benim için maddi zenginliğin tezahürü, siyahtan kahverengiye geçen kasasıyla o elektro gitar… Bir de küçükken bize akülü arabaları nasıl gazladılarsa, şimdi bile akülü arabalar normal arabalardan daha pahalı gibi hissediyorum. Akülü araba alabilen insanlar trilyoner duygusuna kapılıyorum. Bu vesileyle atlı karınca (caraousel) dizisinin değerli yapımcılarına, başta Sirillo, Haime Pahilio ve Maria Huakenaya çok sevgilerimi saygılarımı gönderiyorum.
Anıl Çağatay