Şu hayatta en büyük hobim misafirlikten dönmecilik sanatıydı, vallahi kursu olsa giderdim.

Her ne kadar mutlu sona giden yol meşakkatli ve benim nefret ettiğim aktivitelerle bezeli olsa da değerdi. Akşam bir takım insanların evine gideceğimiz belli olsun, benim sabahtan içimi bir sıkıntı kaplardı. Duş alacaksın, giyineceksin, makyaj yapacaksın, arabaya bineceksin, yol gideceksin, mecbur konuşacaksın, daha da kötüsü dinleyeceksin, ilgili görüneceksin. Evde seni bekleyen 6.sezon 3.bölüm sabırsız, gömülmeçli sıcacık kanapen mahsun, tv battaniyen öksüz. Izdırap yemin ederim. Neden yapar insan kendine bunu.

Bu işin tek motivasyonu dönüşüydü. Bazen sadece o anlar için sosyalleşiyormuşum gibi gelirdi. Sonunda anladık ki öyleymiş, ben gezmeye aslında dönmek için gidiyormuşum.

Daha vedalaşıp arabaya biner binmez, sanki saatlerdir terkedilmiş bir un fabrikasında ağzı bantlı rehinmişsin de, o bantı cart diye çıkarmışlar gibi bir his duyarsın. Arabanın kapısını kapar kapamaz, daha ev sahiplerine gülümseyerek el sallarken, evde zorla tutulan %50 gibi, dişlerinin arasından dökülür o sözler; ‘Allaah Ümit’e sabır versiiiin, bunla ömür geçmez’. Dışiyn. Start. Sonra taa eve kadar, hatta sonra evde, koy kahveyi fincana, vur lafın dibine. Kocanla/ev arkadaşınla artık kimleysen onla aranda başka hiçbir zaman yakalayamadığınız o derin bağ oluşur, ansamble Ordu’nun dereleri gibi gürül gürül akar. Hele kocaylaysan hem fikir olabildiğiniz bu nadir anların tadını çıkarırsın. Bazen tam olarak aynı fikirde olmasanız da normal hayatın aksine bu zamanlarda ‘senin dediğin gibi de olabilir, ben öyle düşünmemiştim’ gibi ılımlı cümlelerle geçilir o köprülerden, kimse diğerini incitmez, ters düşmez, bu kutsal anın büyüsünü bozmak istemez. Allahım ne lezizdir o anlar. Derken derken, yetişkin bir insan bünyesinin üretebileceği maksimum gıybet salgısı vücuttan atıldıktan sonra ‘Acaba onlar şu anda bizim hakkımızda ne diyordur?’ akıllara gelir, işte o an derin bir sessizlik çöker ortama. Taa ki biri gri bulutları aralayıp ufku gösteren o cümleyi söyleyene kadar ‘Hadi artık yatalım ya.’

İşte böylesine saygın, elit, böylesine insanın insana insanla insanca yaptığı bir sanat artık yavaş yavaş tarihe gömülüyor. Eskiye dair güzel olan ne varsa bunun da müsebbibi aynı, teknoloji. Allah var o eski güzel günlerde içimden geçirmişliğim vardır ‘Ulen hiç evden çıkmadan, yorulmadan dedikodu malzemesi bulabilsek’ diye. Ama başa gelince anladım ki asıl tadı o harcadığın emekteymiş.

Efenim bizim zamanımızda stalk diye bir şey yoktu. Birinin ıncığını cıncığını merak ettiğinde oturduğun yerden Facebook’a girip taaa 7-8 yıl gerisine kadar gidip kocasının düğünde kaynanaya attığı ters bakışı yakalayamazdın, kadının doğumda giydiği geceliğe kadar göremezdin, Instagram’ına girip kocişiyle bir örnek patiklerini, evdeki sehpalarda dantel olduğunu, banyoda asılı liflerini göremezdin, Twitter’ına bakıp evde çıkan kavgaların sebebini, kocasının gönderdiği çiçekteki kartı falan okuyamazdın. Eskiden bu işin bir ruhu, gizemi vardı.

Mesela birinin evinde tuvalete gidince banyo çekmecelerinin kapaklarının içine bakardın, dönerken de koridorda şöyle yan gözle yatak odasına dikiz atardın, kütüphanedeki kitaplar, kütüphane olup olmadığı, sana verilen terlikler (Ben terlik giymem, böyle iyiyim = Bunu giyeceğime sistit olurum) ev sahibi karı koca arasındaki laf sokmalar, kilit bakışmalar, bizde yemekleri hep Selim yapar diye övünen kadının kocasının ‘kayık tabaklar nerde’ diye sorması, hepsi hepsi malzemeydi. Böyle anlarda senin ve kocanın gözlerinizin kendiliğinden buluşması ise hayat arkadaşlığınızın mühürüydü. Ayol en basitinden o zamanlar birinin acık göbek saldığını görelim ‘hamile mi kız bu?’ diye 2 lafın belini kırma şansımız vardı, şimdi millet gebelik testiyle video çekip Youtube’a koyuyor.

Ha, daha iyi değil mi işte demeyin, değil. Hiç susamamışken bir bardak suyu bir saatte yudum yudum içmek mi, boğazın kuruyana kadar susadıktan sonra bardağı kafaya dikip kana kana içmek mi? Şimdi sen hayatının her bir detayını her günün içine yaya yaya bana gösteriyorsun. Ben naapıyorum, kucağımda bilgisayar herife dönüp ‘Bu Şebnem de amma Kezbanmış’ diyorum, o da elinde telefon ‘Haaa gördüm’ diyor, aha işte, bitti, bu kadar. Kocişimle milli birlik ve bütünlüğümüzü zedelediniz. Ayda, bilemedin iki ayda bir icra ettiğimiz sanatın, şu hayatta ulaştığımız yegane krenşendonun katili oldunuz. Biz niye sizle görüşelim ki şimdi? Çocuğunun klozette şarkı söylerken videosunu, ‘bahar geldiii’ diye paylaştığın fotoğrafta çiçek eken beyinin çatalını gördüm ben, daha merak edeceğim ne kaldı?  İstediğin bu muydu? Al ‘like’.