Hayatın pek fazla bir tadı olmadığı konusunda hemfikirsek yazımıza başlayabiliriz.

Haydin.

Öncelikle geçen yazıma gösterdiğiniz ilgiye çok teşekkür ederim. Sanırım depresif zamanlarımızda ilgi görmek insana en iyi gelen şey. Ama bu biraz parasetamol gibi; semptomları gideriyor ancak hastalığın kökenine inerek tedavi etmiyor. Fakat hiç değilse nefes almanızı, rahat bir uyu çekmenizi ve iyi hissetmenizi sağlıyor.

Bu nefesi kaptıktan sonra kolları sıvayarak kendimiz üzerinde çalışmaya geçmemiz icap ediyor yoksa ilgi manyağı bir egosantrik bireyden öteye geçemeyiz. Ben de bu kapsamda malum, kitap okumanın elzem bir eylem olduğunu daha önce belirtmiş fakat nereden başlayacağımı, okumaya geçmek için üzerimdeki ataleti nasıl kovalayacağımı bilmediğimi filan demiştim.

Ben en çok, bilen birileri konuşurken dinlemeyi severim. Mesela arkadaşlar bize geldiklerinde onlar sohbet etsin, derinlemesine mevzular dönsün, ben de bir köşede resim çizerken bir yandan onları dinleyeyim ve hiç aralara girmeyeyim, sadece tansiyonun düşer gibi olduğu yerlerde hafif bir mola için zevzek bir espri ile ortamı sulandırayım herkes çiş molası versin, sonra tekrar aynı hararetle konuşmalar dönsün severim. Ama her zaman bu tip bir ortam yakalamak kolay olmuyor.

Ben de dedim ki, Ayça abla, senin İstanbul’dan İzmir’e kesin dönüş yapan derviş bir tanıdığın vardı, çok kral çocuktu, sana hep zarif bir sesle “Nasılsın Ayça abla” diyerek telefon edip hal hatır sorardı, onu arayıp da biraz sufizm, tasavvuf, hiçlik mevzularında bir sohbet programı yapsanıza. Ama bu son dönem şovşak kimselerinin yaranmaya çalıştığı makamlardan gelmesin, böyle bizler gibi moderin moderin olsun, sen de içindeki manevi sorunsalı bu vesile ile en cilalısından bir yöntemle dindir.

Derviş Orçun (böyle deyince şimdi komik oldu ama öyle,) “Ama Ayça abla, bizim böyle bir program yapmamız uygun olur mu, bir şey bilmiyoruz ki” dediğinde “Huop, Orçuncan, biz de kalkıp ahkam kesmeyeceğiz, önce tasavvuf terimleri ile başlarız, kendimiz öğrenmek için yayında önceden hazırladığımız soruları dinleyicilerimiz ile paylaşırız. Bunu herhangi bir din ile değil de vahdet ile, öze dönmek ile özgür kılarız, bu şekilde de moderinliğimizi korumuş oluruz. (Çünkü memleketin son dönemlerinden sonra baktım ki bana feci ruhani zevk veren bu tasavvuf mevzularına dahi kıl kapar olmuşum.) Bir süre sonra da tasavvuf ehli bir neyzen ile, ne bileyim bu tip “Hiç”e gönlünü kaptırmış kimseler ile gidip röportajlar yaparız, mesela bir Bektaşi dedesi, bir Mevlevi dedesi, ne bileyim, özgürlükçü olan ve ulaşabildiğimiz güzel insanlara sorular sorarız. Tıpkı bir çocuk programı gibi. Çocuk saflığında, çocuksu bir merakla. Merak ediyoruz kendimize giden yolu, içimizde bir boşluk var ve o gediğe ışık doldurmak istiyoruz. Bundan daha safiyane nasıl bir niyet olabilir ki?”

Orçuncan’a da mantıklı geldi.

Sonrasında ben bir sevin bir sevin. Pazartesi diyete başlayacak olan bir şişkonun yemeklere saldırması gibi herkesle kavga etmeye, küfürde gaza basmaya ve alış verişe daha fazla heves etmeye başladım. Nasıl olsa ruhani gıdamı haftaya başlayacak olan programla alacağım ya.

Bu umut güzel geldi bana.

Aslında ilk programda işleyeceğimiz, araştıracağımız konular için belki de tasavvuftaki en önemli mevzuyu önermeliyim: Edep!

Eğer Orçuncan kabul ederse ilk programdan itibaren edep konusuna değinmeye ve her programda da biraz biraz, diğer konuların arasında konuyu detaylandırmaya çalışmalıyız. Çünkü zaten edep halloldu mu her şey hallolmuş olacak gibime geliyor.

Çünkü edep demek kendini bilmek demek, kendini bilmek demek de zaten bir nane olmadığını, dolayısıyla depresif olmayı gerektirecek ortada bir ürün olmadığını kabul ederek vahdet ırmağına dalmak için paçaları sıvamak demek, gibi. Ama mesela bunları yazmak da büyük edepsizlik ona bakarsan.

İşte tüm bunları konuşacağımız bir programa başlayacağımızın, mevzuları bilen güzel ve sabit fikirli olmayan hür insanlarla sohbetler edeceğimizin, Orçuncan ile dervişlik, sema etmek, hayatın döngüsünün ve nice nice metaforların peşinden koşacağımızın kararını aldığımızın müjdesini vereyim dedim.

Yılbaşı hediyem de bu olsun size.

Yine de koridorda gürültü yapmamaya gayret edelim çocuklar.