Büyük Türk düşünürünün de söylediği gibi ‘Has ettim!’

Herkes sanıyor ki buraya gelenin hayalindekiyle, gerçekleşeni tutmuyor. Değil. Buraya gelenin hayalindekiyle, ‘birinin buraya geldiğini duyanın’ onun hakkındaki hayali tutmuyor. Basmadı mı kafa? Anlatıcam.

Ben kendim bile fark etmeden Bodrum’a yerleştiğim için İstanbul’daki sevdiceklerimle son yemek turları falan yapmaya fırsatım olmadı. Yerleştikten sonra en yakınlarımı kendim arayıp haber verdim, diğerleri de tesadüfen aradıkça öğrendiler. Çoğunluğun tepkileri şunlar oldu;

‘Ooooo alkolün dibine vurursunuz artık her akşam.’

‘Artık manava gitmezsiniz, her şeyi bahçede kendiniz yetiştirirsiniz.’

‘Ohh okul derdi de yok, orda devlet okulları çok iyiymiş, bizim çocukluğumuzdaki gibi, her çevreden insanla bir arada yetişir, doğal, ayağı yere basan bir çocuk olur. Ne güzel.’

Şunlar da vardı; ‘Ama oralarda hiç başarısı yüksek okul yok, çocuğun geleceğiyle oynuyorsunuz, senin üniversitede hiç Bodrum’lu arkadaşın oldu mu?’

‘Kız için süper olmuş, artık sörf yapar, yelken yapar, Californiya kızı olur.’

‘Her gün denize girersiniz siz şimdi.’

Gelelim gerçeklere;

Şöyle söyleyeyim; İstanbul’da aldığımız alkolün onda birini bile almıyoruz burada çünkü gece 10’da uykumuz geliyor. Havadaki oksijen oranının yaptığı kafayı hiçbir alkol yapamaz. Mış, anladık.

İlk yerleştiğimde herkes ‘Havası çok iyidir’ dedi ve ben asla anlayamadım havası iyidir ne demek. Şimdi derinden hissediyorum ne demek olduğunu ama ben de anlatamam, yaşaman lazım. Oksijen oranı ciğerinle, ısı oranı teninle öyle güzel anlaşıyor ki, dilin bunu tarife yetkisi yok. 4 mevsimin 4ü de tam gerektiği kadar sürüyor, insan doğasının ritmine %100 uyumla. Mesela bu hafta ortası ‘Ay tamam artık, kış bitmeli’ dedim. Ertesi günden beri klimadır Nobu’dur yakmadık, 16-17 derece ve güneşli hava. Şubat başı itibarıyla kıştan çıkılıyor bir kere. Yazın da tam denize, sıcağa, hareketli hayata ve misafire (!) doyduğun, ‘Yeteeer’ dediğinin akşamında esmeye başlıyor, havada bulutlar beliriyor. Hele o aşağı bakınca yeşil, yukarı bakınca mavinin ruhuna yaptığı etki… 3 dakikadan fazla öfke krizine, 20 dakikadan fazla depresyona gireyim diye bayağı uğraşman lazım.

Her buraya yerleşen gibi gaza gelip ilk yıl biz de bahçeyi ektik, biçtik. İlk mahsüller insanın aklını başından alıyor evet, sabah doğrayacağın domates-biberi gidip bahçeden kopartmak çok zevkli, İstanbul’dan gelen her misafirin de aklı gidiyor, onu izlemek de güzel. Ama gel zaman git zaman, habire toprağı belle, havalandır, sararan yaprakları temizle, böceklendi sirke sık, domatesler çocuğun boyunu aştı çubuk dik bağla, adam boyunu aştı bahçe demirlerinden ip geçir bağla… Aman ne çok zahmet ve ne kadar gereksiz. O başlı başına bir iş. Herkes kendi işini yapsın, diğerleri de kendi bildiği işi yapıp kazandığı parayı basıp hizmeti satın alsın.  Zaten pazara gideceksin diğer sebze meyve için, alıver haftada 1 kilo domates. Hevesini aldın, sağdan devam et. Şimdi her yeni taşınanın bahçesinde fideleri görünce çenemi sıvazlayıp ‘Hıı ektiniz mi siz de, ne güzel.’ diyorum. Zamanla geçer.

Mesela kocamın oldu bitti bir tavuk besleme sevdası varmış. Burada öğrendim. Taşındık, 2 hafta sonra 4 tavuk 1 horozumuz oldu. Bak onu çok sevdim ben. Yumurta başka bir şey, tavuğun horozun zahmeti yok, oraya buraya yumurtlamak dışında. Hoş o da güzel, sürekli evde bir Easter bayramı havası, çocuğu yolla, elinde sepet bahçede yumurta arasın. 2 yıl zevkle baktım kümesime, gelgelelim koca bey meğer tavuk severmiş de horozun sesini hesaba katmamış. Ne kavgalar ettik, ben kalacak, o gidecek diye diye. Şimdi yerim olsa yine beslerim, şu anki evimizin bahçesi o kadar büyük değil. Ha bu arada gezen tavuğun yumurtası güzel de, eti o kadar da değil ;)))

Çocuğa gelince. Kızım burada koleje gidiyor. Çünkü köyümüzdeki okulun bahçesi betondu. Köy dediysek Bitez, yani benim çıkardığım İstanbul – Bodrum karşılaştırmalı çakıştırma haritasına göre buradaki Moda. Şu an gittiği kolejin 5 dağın ortasında kalan, birinin de eteklerine yerleşmiş dev bir kampüsü var,  alçak, yaygın, boşluklu bir yapı, bembeyaz boyalı, nefis ferah, modernliğin bokunu çıkarmamış, çocuk boyutlarına uygun, bahçesindeki oyun parkları lunapark tadında ve fakat çimler plastik serme çim(!). Okulun kampüsü İstanbul’daki üniversiteleri göz yaşları içinde bırakır fakat konsept; yazlık okul. Şöyle ki çocuklar yazın parmak arası terlik ve crocslarla okula gidiyorlar. Anneler sabah çocukları pijamayla okula bırakıyor. Bu yaz bikini üstüne şeffaf plaj elbisesiyle çocuğu okuldan almaya gelen gördüm ben. Bana göre sloganı; ‘Eğitimde Konfor Dönemi’ olmalı.

Biz çocuğun geleceğiyle oynamak için değil, o çocukluğunu oynayabilsin diye düşünerek taşındık. Düşünün ki benim kız geldiğimiz ilk hafta elmadan çıkan kurdu ilk defa gördüğü için onu kendine pet yapmaya kalktı, boş bir cam tuzluğun içine koyup bir ay besledi. Şimdi okul yolunda ineklere, develere, tavuklara yol verip bekliyoruz, bahçede envai çeşit hayvan, haşere ile yaşıyoruz, kışın yollarda yaban domuzu, yazın bahçede sincap, kirpi görüyoruz. Evet, benim üniversitede hiç Bodrum’lu arkadaşım yoktu, daha çok Erzincan, Sinop, Kars falan. Naapalım, Kars’a mı yerleşelim? Ayrıca burada da var anacım var, açıldı o çok istediğiniz başarı odaklı kolejler ama biz tercih etmedik. Bizim okulun sloganı;  akademik başarıya çok önem vermiyoruz, biz özgüveni yüksek, sosyal çocuklar ve liderler yetiştiriyoruz.  Ne oldu? Kafa yine karıştı değil mi? Bozun artık ezberleri. Mesela bu anlayışa göre revize ettim ben hayallerimi; kızımı gelecekte Açık Öğretim İktisat mezunu bir lider olarak, 20 tane Boğaziçi-Odtü mezunu elemanın çalıştığı bir şirkette CEO olarak hayal ediyorum. İnşallah kendi hayal ettiği gibi şarkıcı-yazar-ameliyat doktoru olur. O zamana kadar tıp için dışardan bitirme sınavları çıkar zaten. Türk eğitim sistemine güvenim sonsuz.

Gelelim yelkene, sörfe. Bir iki yoklamadım değil; yelkene git dedim, üşürüm dedi, sörfe git dedim düşerim dedi. Tutturdu bale, peki bale. Sonra tutturdu piyano da. Tıpkı şehirli bir çocuk gibi hala bale ve piyanoya gidiyor. Aslında denizden de çok haz etmiyor, o anca kumda oynasın, parende atsın, ancak arkadaşlarla olunca saatlerce suda kalıyor. Haklı çocuk, ben de dedikodu yoksa öyle uzun boylu kalmam suda. Yazın bir hafta tatile gelen arkadaşlarımızın koltuk altları kadar bile bronzlaşmamış oluyoruz yaz bittiğinde.

Tabii, öyle bir imkan var ama her gün denize mi girilir? 12 taksitle yılda 1 hafta tatile gelmişiz gibi, ne o öyle ezik ezik. Hiç de her gün girmiyoruz, bazen günlerce girmiyoruz. Velakin 23 Nisan’da girmeye başlayıp, 10 Kasım’da son denizle bitiriyoruz. Daha erken başlayıp daha geç bitirdiğimiz de oluyor.  En güzeli çocuğu okul çıkışında alıp direkt denize gitmek, orada yine okuldan çocuklarla karşılaşmak. Sahilde olunca çocuk doğum günleri bile güzel. Kurumsalda çalışırken öğle tatilinde plaja inip, orada bekleyen aileme katılıp denize girdiğim bile oldu. Siz, sabah işe giderken kalem etek ve gömleğin içine bikini giymenin tadını nereden bileceksiniz. Yalnız, insanı en zengin hissettiren şey ne biliyor musunuz?  Yılın 8 ayında bagajda mayo, havlu, deniz oyuncakları ile dolu bir çantayla gezmek, her bagajı açtığında onunla göz göze gelmek, arada dikiz aynasından arka koltukta sürekli duran şişme timsah Yeşil’le göz göze gelmek. Allahım o nasıl özgürleştirici bir his. Çünkü için daralırsa, kafanı attıran olursa direk sağa çekip tatile çıkmak gibi bir lüksün var. Bunu parayla satın alamazsın.  Ha bir de arabanın içindeki deniz kokusu. Fantastik.

Zaten benim buraya gelebilmeye ruhumu hazırlayan olay aslında;  İstanbul’daki son yazımda Antalya’da yaşayan bir arkadaşıma kızımla yaptığımız uzun ziyaretti. Onun 2 kızıyla yaşadığı; bu hafta sonu Olympos yapalım, haftaya Adrasan yaparız stayla hayat ve arabanın bagajında gördüğüm plaj çantası. 40 yaşına kadar heves bile etmediğim ehliyeti Bodrum’a geldikten sonra aldım ben, sırf bagaja o çantayı koyabileyim diye.

Bunlarla birlikte özellikle hijyen konusunda tavrım 180 derece değişti. İstanbul Moda’da parka götürdükten sonra dönüşte tüm kıyafetleri kirliye atıp duş almadan odasına sokmadığım çocuğu artık tüm gün toz toprakta oynadıktan sonra ya da denizden döndükten sonra yıkamak şöyle dursun kıyafetleriyle yatırdığım bile oluyor. Sadece kliniktir, hastanedir oralardan dönüşte dezanfekte ediyorum artık. Doğal mikrop, deniz suyu, bunlara töleransım had safhaya yükseldi. İnsan mikrobuna tahammülüm sıfır. Eskiden her sabah çocuğu top model gibi giydirip fotoğrafını çekerken şimdi ne kadar rezil haldeyse o kadar mutlu olduğunu biliyorum.

Hayaller zırt, gerçekler zort bir duruma düşmemek için kendini ve vazgeçemediğin şeyleri görmezden gelmemek lazım sanki. Nasıl büyük şehrin kalıbına uymak istemediğin için kaçıyorsan, gittiğin köyün de kalıbına girmen gerekmiyor. İkisi de zorlama. Kendin ol, sevdiğini al, sevmediğini sal.

Ben buraya gelirken yolda bir blog okumuştum, şöyle iddialı bir cümleyle başlayan ve tam da demin anlattığım şeylere bok atan koca bir paragraf vardı; ‘Bodrum’a gelip de şehir hayatına devam edecekseniz, hiç gelmeyin!’ Allah allaaah. Sen kimsin ya? Kim görevlendirdi seni? Ne hakla ahkam kesiyorsun? Niye ben böyle yaşıyorum, siz bana dokunmayın da ne bok yerseniz yeyin, bana ne diyemiyorsun? Madem öyle neden memleketin en iyi özel bale okulunu burada açmışlar peki, 17 yıldır canavar gibi eğitim veriyor? Naapayım? Yok kızım buraya geldik bir kere, boş ver baleyi sen, düğünlerde ‘Çekirgem uçmaz oldu’ oynamayı öğren mi diyeyim? İstanbul’da bulamayacağım muazzam bir piyano öğretmeni bulmuşum, çocuk çalmak istiyor. Naapayım? Köylük yerde Mozart olmaz, Çökertme’yi çalda iki diz vuralım mı diyeyim? Mimarım ben, kendi iş yerim var, her gün giyinip dükkan açıyorum, Bodrum’a geldik diye bahçe ekip pazarcılık mı yapayım?

Ne kadar seviyorlar böyle patron patron kocaman laflar konuşmayı, millete nasıl yaşayacağını öğretmeyi ya…

Mesela ben buraya geldikten sonra birinden de şunu duydum ‘İstanbul’da tutunamayan Ege’ye yerleşiyor’ demiş dingilin biri.

Duyuyorum ve arttırıyorum; İstanbul’da tutunanın…