13 Eylül Çarşamba gecesi tüm dünyada David Gilmour Live At Pompeii konser filmi tek gösterimlik şekilde sinemalara geldi. Dvd olarak 29 Eylül’de çıkacak konserin sinemalara verilmesi, floydian (pink floyd fanlarına verilen isim) kesim için güzel bir aktivite oldu. Çünkü benim de dahil olduğum bu tür kişilerin sabırsızlığını giderecek ve benzer kafaları bir araya getirecek bir aktiviteydi.

Buna benzer bir aktiviteyeyi tam iki sene önce de yaşamıştık. Pink Floyd‘un diğer önemli ismi Roger Waters‘ın filmi sinemalara tek gösterim, ardından dvd olarak piyasaya çıkacak şekilde gelmişti. Ancak Roger Waters The Wall gösterim açısından sinemalarda oldukça geniş yer bulurken, David Gilmour‘un konser filmi aynı derecede ülkemizde sinema salonlarında  yer bulamadı. Roger Waters The Wall‘un tek gecelik gösteriminde İstanbul’da bir sürü sinema bu olayın üzerine atlamış, Eskişehir’de bile gösterime girmişti. Fakat David Gilmour Live At Pompeii İstanbul ve Ankara’da çok az sayıda sinemaya gelirken, İzmir’e de gösterim çok yaklaşırken son anda denilebilecek zamanlamayla Karaca Sineması’nın devreye girmesiyle geldi. İzmir’de oturan ben, biletler ilk çıktığı zaman şehir dışında olmam(bu sinemada biletin bildiğim kadarıyla telefon veya internetten üzerinden alma imkanı yok) ve Karaca Sineması’nda koltuklarının yarısına yakının iyi seyir sağlamaması yüzünden etkinliğe gitmeye en başta niyetlenmedim. Çünkü iki salondaki toplam kapasitenin küçük olması, düzgün yerlerin ben şehre dönünceye kadar kapılacağını düşündürtmüştü. Hani ne olacak sinema bu kötü yerden izlesen diye sorgulayacak olanlara, Karaca Sineması’nın dizaynından biraz bahsetmek istiyorum.

Toplamda iki salonu olan sinemanın koltukları, sadece 5 sıradan oluşmakta. Koltuklar enlemesine perdeden daha genişler, bir sıranın dörte biri perdeyi karşısına almamakta ve size perdeye çaprazdan bakmanıza neden olan açıya sahipler. Üstelik bu beş sıradan en ön, zaten perdeye gereksiz yakın ve alçak, bu nedenle en önden izlediğiniz zaman merkezi satın almışsanız bile filmin tadı kaçabilir. Onun için bu sinemada film izleyecekler B-C-D-E sıralarının mümkün olduğunda ortalamaları gerekli. Durum böyle olunca da düzgün yerlerin kalmadığını düşünerek filme gitmemeye karar vermiştim. Ancak gösterime 1 saat kala, benim gibi Pink Floyd hastası bir arkadaşımdan o gece bu filme gidemeyeceği için ne kadar üzgün olduğuna dair bir mesaj almam ve kendisinin beni gitmem için motive etmesi sonrasında son saniyede sinemanın yolunu tuttum. Sinemaya geldiğimde önümde 8 kişilik, iki tane dörderli grup vardı. Karaca Sineması’nın iki ufak salonunun birinde tek, diğerinde iki bilet kaldığı açıklandı. Önümdeki iki arkadaş grubuna yeterli bilet sayısı olmadığı için, o tek kalan koltuk bana satıldı. Son kalan bileti almanın sevinciyle beraber, salonun en kötü açısına sahip olacağımın farkındaydım. Zira yerim en ön sırada ve en köşedeydi. Koltuğa oturduğumda karşımda giriş kapısı vardı ve perdeye bakmak için resmen yan falan oturmam gerekecekti. Her ne kadar yerimin çok kötü olacağını bilerek bileti aldıysam bile, bu durum koltuğa oturduktan sonra karamsarlaşmama neden oldu. Fakat arkama baktığımda bir tanıdığımın yanlarının tesadüfen boş olduğunu gördüm. Kendisi C sırasında makul bir yerdeydi. Şansımı deneyerek onun yanına geçtim ve oturduğum yerin sahibinin gelmemesi için dua etmeye başladım. Şansıma o koltuğun gerçek sahibi de gelmedi ve ben son dakikada son bileti almış biri olarak iyi bir noktadan filmi izleme şansını bulmuş oldum. O gelmeyen kişiye teşekkürlerimi de buradan sunuyorum. Neyse kendi sinema maceramı kenara koyup, konser filmine konsantre olayım.

David Gilmour’un Pompeii’deki bu konseri, tabii Pink Floyd tarihi açısından da önemli yer teşkil etmekte. Çünkü 1972 yılında grup seyircisiz olarak bu amfitiyatroda o zamana kadar kaydetmiş oldukları bazı şarkıları çalmış, bu seyircisiz performanslar da filme alınmıştı. Adrian Maben tarafından yönetilen filme, grup üyeleriyle yapılan söyleşiler ve o dönem üzerinde çalıştıkları efsanevi The Dark Side Of The Moon‘un kayıt görüntüleri eklenerek Pink Floyd: Live At Pompeii filmi oluşturulmuştu. The Dark Side Of The Moon‘un rock tarihinin en başarılı albümlerinden biri haline dönüşmesinin ardından, bu film onun kayıtlarının görüntülerinin bir kısmını içerdiği için çok değer kazanmıştı. Ayrıca The Dark Side Of The Moon‘dan itibaren grubun lideri Roger Waters‘ın topluluğu daha gizemli bir hale sokmak için profesyonel konser görüntülerinin çekilmesine izin vermemesi ve müzik videolarında da grup üyelerinin görünmesini istememesi yüzünden Pink Floyd: Live At Pompeii filmi, grubun 70’li yıllardaki en doğru düzgün profesyonel görüntüleri olarak içeren bir kayıt olarak kalmasını sağladı. Aslında 70’li yıllarda Roger Waters‘ın bu stratejisi grubun gizemli kalmasını ve günlük yaşamlarında grup üyelerinin sokaklarda rahat rahat dolaşmalarına olanak tanımıştı. Fakat bugünse, o döneme ait profesyonel görüntülerin yoksunluğu derinden hissedilmekte. Hatta Roger Waters grubu 1985’te terk ettikten sonra yarattığı gizemli havanın cezasını biraz kendisi de çekti, çünkü yeterince tanınmıyor olmaktan dolayı solo kariyeri ilk yıllarında ciddi zarar gördü. Diğer yandan David Gilmour, Roger Waters ayrıldıktan grubun zorunlu liderine dönüşünce konserleri profesyonel kayda almaya epey önem vermişti. Bu nedenle Pink Floyd‘un 80 ve 90’lı yıllardaki profesyonel konser görüntülerine bugün ulaşmak mümkün. Zaten Roger Waters da 1990’da verdiği tarihi The Wall Live In Berlin konseriyle beraber kendi konser görüntülerinin profesyonel olarak çekilmesine ikna olmuştu. Belki de bu durumu, grup üyelerinin dijitalleşen ortama direnmemeleri olarak da değerlendirebiliriz.

Şimdi David Gilmour 1972’den sonra ilk defa Pompeii Amfitiyatrosu’na ayak basan Pink Floyd üyesi olarak, efsanevi Pink Floyd filminin anısına son solo albümü olan Rattle That Lock turnesinin içerisine Pompeii konserleri ekledi ve doğal olarak bu sefer tercihi seyircili konser vermek oldu. Filmdeki konser, 2016 yazında süren turnenin bir ayağıydı. Konserde David Gilmour‘un sahne dizaynında Pink Floyd ve son yıllardaki Roger Waters konserleriyle karşılaştırıldığında, mütevazi bir tercih yaptığı görülüyor. Sahnenin tepesindeki yuvarlak ekranda şarkıların kliplerinden görüntüler ve klipleri olmayan şarkılar için çekilmiş videolar oynatılıyor. Lazer gösterileri çok azken, tabii sahneye duman verme alışkanlığını görüyoruz. David Gilmour‘un arkasında kendisine eşlik etmesi için seçtiği müzisyenlerin çoğu ilk defa onunla beraber sahnedeler. Sadece grupta yer alan bas gitarist Guy Pratt ve davulcu Steve DiStanislao daha önceleri David Gilmour ile beraber çalmış isimler. Bu iki isimden, Guy Pratt‘i abartılı bas çalışı nedeniyle hiç tutmamaktayım. Diğer yandan Steve DiStanislao Pink Floyd‘un davulcusu Nick Mason‘a oldukça yakın tekniğiyle beni müzikal açıdan tatmin eden bir müzisyen.

Konser filminde göreceğiniz şarkılar genel olarak Pink Floyd klasikleri ve onların arasına serpiştirilmiş Rattle That Lock şarkıları. Turnedeki konserlerde esasında şarkı sayısı toplam 22-23 taneydi. Ancak sinema gösterimi için konserin kısaltıldığını ve süresinin 1 saat 50 dakika civarına indirildiğini gördük. Sinema gösteriminden çıkarılan Pink Floyd şarkıları Money, Fat Old Sun, Coming Back To Life iken, David Gilmour‘un bir önceki solo albümünden çaldığı On An Island‘dan iki şarkı da dışarıda bırakılmış, turnenin sahibi Rattle That Lock un içerisinde yer alan Faces Of Stone ve Today şarkılarının performansları da gösterilmiyordu. Yani konserin orijinalinden 7 şarkı eksik şekilde sinema gösterimine hazırlanmıştı. Ama belirtmem gerekiyor ki, bu çıkarılmış şarkılar 29 Eylül’de piyasa çıkacak olan dvd içerisinde yer alacaklar. Ayrıca sinemada gösterimi başladıktan sonra, doğrudan konser başlamadı çünkü öncesinde David Gilmour ile bu konser hakkında yapılan ufak bir söyleyişi gösterildi. Bu söyleyişinin dvd içinde özel seçenekler arasında yer alacağı belirtilmekte.

Konser filminde özellikle Rattle That Lock şarkılarının birebir çalınıyor olmasını çok sevdim. Yeni şarkılar oldukları için üzerlerinde değişik düzenlemelere gidilmemiş olması, bence doğru hareketti. 10 şarkıdan oluşan albümden 7 parçayı çalıyor olması, David Gilmour‘un Rattle That Lock‘un kalitesine güvendiğini göstermekte. Albümden çalınmayan 3 şarkının ikisini enstrümantal oldukları için tercih edilmediklerini düşünüyorum. Vokal içeren şarkılardan tek çalınmayanı The Girl In The Yellow Dress bana göre albüme yakışmayan ve kalitesini aşağı çeken bir şarkı. Aynı şekilde beğenmediğim Dancing Right In Front Of Me sinema versiyonunda yer almazken, konserin orijinalinde yer alıyor. Belki de onun yerine bir Pink Floyd şarkısı daha çalınabilirdi. Ama Rattle That Lock bana göre 1994’te çıkmış olan Pink Floyd albümü The Division Bell sonrasında David Gilmour‘dan gelmiş en iyi çalışma. O nedenle bu albümün kendi turnesinden 7 şarkı çalınmasını takdir ediyorum. Kariyerinde sahnede gitarı hiç bırakmayan müzisyenin albümdeki A Boat Lies Waiting şarkısını gitarsız şekilde, sadece mikrofonla kalarak söyleyişiyse beni görsel açıdan şaşırttı. Pink Floyd albümlerinden çaldığı şarkı tercihlerinin çoğu şaşırtıcı değildi. David Gilmour‘un Roger Waters sonrasındaki Pink Floyd yılları ve devamında kendi solo yıllarında çalmayı tercih ettiği şarkılara yine yöneldiği görülüyor. The Division Bell‘e çok düşkün olduğu bildiğimiz müzisyen, bu albümden 3 şarkı çalmakta. What Do You Want From Me‘yi çalarken vokal açısından biraz zorlandığı görülürken, gitardaki performası yine çok iyi. Diğer yandan kusursuz bir High Hopes versiyonu izlediğimizi belirtmeliyim. Sinemada The Dark Side Of The Moon’dan The Great Gig In The Sky ve Time şarkılarını izledik. Rick Wright’ın kariyerindeki en önemli bestesi olan The Great Gig In The Sky‘da David Gilmour slide gitarda harikalar yaratırken, geri vokallerin yetersizlikleri  biraz göze çarpmakta. Konserin sonlarında çalınan Time ise son derece tatmin ediciydi. David Gilmour‘un kendi kariyerinde en sevdiği Pink Floyd albümü olan Wish You Were Here‘den çalmaktan hiç vazgeçmediği Shine On You Crazy Diamond ve albüme adını veren şarkı da tabii yine vardı. Açıkçası Shine On You Crazy Diamond performansını çok beğenmekle beraber, gitar sololarını kasıtlı olarak hafif değiştirmesini tutmadım. Wish You Were Here‘deyse, David Gilmour artık 70 yaşına gelmesi nedeniyle vokal açısından geçmiş turnelerin biraz gerisinde kalıyor. Meddle albümünden One Of These Days‘i çalması, bana göre tarihi açıdan büyük önem taşıyor. Çünkü 1972’deki filmdeki şarkılarla, bu konserdeki şarkılar arasındaki tek ortak şarkıydı. Pink Floyd‘un Roger Waters‘ın gruptan ayrılması sonrasında çıkarmış olduğu ilk stüdyo albümü olan A Momentary Lapse Of Reason içerisinde yer alan Sorrow ise, bu konserde gitar ve vokal açısından çok başarılı bir David Gilmour performansına sahip. The Wall‘da yer alan Run Like Hell performansı standart kaliteye ulaşırken, konserin finalini yapan Comfortably Numb yine David Gilmour‘un müthiş gitar solosuyla izlenilmeye doyulmaz bir haldeydi.

Sonuç olarak sinemada izlediğim David Gilmour Live At Pompeii beni müzikal açıdan gayet memnun etti. David Gilmour‘un bazı yerlerde vokal olarak gerilemesi ve arkasındaki müzisyen tercihlerinden kaynaklı Pink Floyd ile kıyasla bazen ortaya çıkan müzikal yetersizlikler olduğunu görmedim değil. Ama bu tür kusurlar David Gilmour‘un eşsiz gitar performansını gölgelemiyor. Zaten Pink Floyd meraklıları adına bu konserin çok değerli olduğu belirtmeme gerek bile yok. Dvd çıkınca, rafımda yerini alacaktır. O zaman da içerisinden çıkarılmış şarkılara da bakacağım.