Hayatım boyunca adrenalin sevdası için dağ tepe aşılmasını, bu uğurda şehirler hatta bazen kıtalar arası yolculuklara kalkışılmasını anlayamadım. Hayır Garfield değilim! Sadece ekstrem sporlara duyulan bu inancı, kent hayatında görememekten dolayı ince bir sızı var içimde. Yani diyorum ki: adrenalin yedi tepeli şehrimde ayrı bir güzel(!). Ayrıca bu kentte yaşayıp da o ekstrem sporlar için erinmeyen arkadaşlara sesleniyorum; altın adrenalin vuruşunu bu şehirde yeteri kadar yapmışken o sporlar dişinize göre mi gerçekten..? Bir bungee jumping yapmak, metrobüsün köprüye girmeden önceki o tünele kontrolsüzce girişinin yerini tutabilir mi..? Veya Everest’in zirvesinde olmak, Zincirlikuyu Durağı’nda inip başka bir toplu taşımaya aktarma yapmak için köprü kavşağından arabalar vızır vızır geçerken refüj mefüj dinlemeden Balmumcu’ya doğru koşmanın verdiği heyecanı verebilir mi..? Veremez efendim!‘Verir’ diyen, bu mucizevi anların tadını çıkarmayı beceremeyip bunu salt survive etme amacıyla Istanbul’u hissetmeden yaşayan kentdaşlarımdır.

Hayat bize verilmiş bir hediyedir, şimdi bakınız ben o hediyeyi nasıl damardan adrenalin olarak alıyorum birazcık zoom yapalım.

Öncelikle işim ve evimin birbirine yakın olmasından mütevellit ben kısa parkuru deneyimleyenlerdenim. Gönül isterdi ki ciddi bir maratoncu olayım uzun parkurda çıplak ayakla dans edeyim. Fakat bu noktada konformist yanım ‘kendine gel’ demiş olacak ki semtleri birbirine yakın tuttum. A noktamız Beşiktaş/Vişnezade B noktamız ise Etiler. Kulağa hoş gelen bu semtler arasındaki yolculuk aslında süprizlerle dolu.Şöyle ki; evden çıkıp Hüsrevgerede yokuşuna ayağımı bastığım ilk anda bacak vitesi diye tabir ettiğim denge halini iyi ayarlamam ve yol tutuşumu muntazam seviyede tutup yuvarlanmamam gerekiyor. Fakat mesele sadece yuvarlanmamak değil! Belediyenin tahminimce ‘Belki atmaktan vazgeçip geri alırlar yeaa!’ diye ince düşünüp toplamadığı çöp öbeklerine takılıp düşmemek, o çöplerden akan ve kimyasal tepkimeye uğramış oluşumlara maruz kalmamak hayatta kalmanın birinci koşulu. Biz; devlet hastanesine gribal enfeksiyonla girip, tifo virüsünü koluna takıp hastaneden ayrılmış veya bu korkuyla yaşamış bir ülkenin evlatlarıyız. Bu sebeple kent hayatında illegal olarak fütursuzca tepkimeye girmiş bu kendini bilmez ev atıklarına papuç bırakmamayı hayatın doğal seyrinde öğrendik. Level 1 diye tabir edilen bu kısmı her gün büyük bir keyif ve heyecanla atlattıktan sonra Şair Nedim caddesi leveline ulaşmış bulunuyorum. Bu caddede yer alan kaldırımlar birbirinden eğlenceli süprizlerle dolu. Mesela kaldırımın hiçbir noktası aynı yükseklikte değil. O kadar tatlı ki,ayağınızın altı gıdıklanırken içiniz bi’ hoş oluyor ve eğim verilmesine gerek duyulmamış onlarca noktasında birikmiş su öbekleri size doğa içinde yapabileceğiniz bir raftingden daha fazla denge kurmanızı ve alet kullanmadan ellerinizi nasıl bir kürek gibi kullanabileceğinizi adam akıllı öğretiyor. Üstelik akıntıya kapıldığınız anda kendinizi caddenin ortasında bir aracın kornasıyla mücadele ederken buluyorsunuz. Sabahın 08:30’undaki o korna sesi kalbinizin hızlı hızlı atmasına neden oluyor tıpkı ilk aşk gibi(!)

İlk iki levelı başarılı bir şekilde tamamladıktan sonra işin cafcaflı kısımlarına yavaş yavaş geçiş yapmaya başlıyorum. Söz konusu; Barbaros Bulvarı. Her şeyden önce durak dediğimiz şey hiçbir zaman böyle yorumlanmamıştı! Durak durak değil sürreal bir başyapıt! Durak yapısı diye tabir ettiğimiz üst örtü, yedek kulübesi olarak çalışırken cadde ile kaldırım arasındaki aks beton bloklarla çevrelenmiş boks ringi kıvamında. Fakat biz kent boksörleri dişlik ve boks eldiveni takmak yerine ellerimizi cebimize sokup gerektiğinde omuz atarak yerinde müdahalelerde bulunuyoruz. Omuz atmak bir kentli meziyetidir ve bence salyaları akıp ağzı burnu yamulan adamların dövüşünden daha nezih bir savunma sanatıdır. Karşıdan gelen otobüsün numarasını keskin gözleriyle ilk gören ve ona doğru ilk hamleyi yapan doğal seçilimin ilk kuralını halletmiş olur. Gençliğimin ve şahin gözlerimin yardımıyla bu noktada halayda bir adım öne çıkanlar serisinde kendime sağlam bir yer edinmenin gururunu hep taşıyorum. Ancak bu işin bir başka boyutu da akbilin kim tarafından önce çekileceği tartışmasıdır. Bu konuda çok iddialı insanlar gördüm. Siz eblek eblek montunuzun cebinde ‘düşürdüm mü acaba?’ diye akbilinizi ararken etrafınızdaki onlarca kovboy ‘batıda kimse benden hızlı akbil çekemez’ iddiasıyla önünüzü keser ve akbilinizi bulamıyorsanız az ötede oynamanızı ima eden bakışlarıyla sizi taciz eder. Akbil çıkartma yetiniz geliştikçe otobüste yer bulma ihtimaliniz artar. Ama önemli olan nasıl bir yer tercih ettiğinizdir. Varış noktamı düşündüğümde -ki o noktadaki durakta otobüsün içinde bir metrekareye sekiz insan düşüyor- kapıya en yakın noktayı seçmem gerekirken kimi zaman içimdeki heyecana yenik düşüp ‘otobüse binişim sessiz oldu ama çıkışım muhteşem olacak’ inancıyla saçma lokasyonlardaki koltuklara oturmuşluğum oluyor.

Popoyu sağlama alıp yola koyulduktan sonra heyecanlı bi’şekilde Zincirlikuyu büyük cep durağını beklemeye başlarım. Bu kısım ‘Walking Dead’ bölümü oluyor. Öyle bir trafik cebi düşünün ki girişi var fakat çıkışı yok. Durakta bekleyen insanlar öncelikle gözlerini kısıp hangi otobüsün geldiğini saptadıktan sonra kalabalığın verdiği yoğunlukla ıslak topraktan yavaş yavaş doğrulan zombiler gibi bulunduğunuz otobüse doğru gelmeye başlıyor. Yüzlerdeki sabah nemrutluğu ‘ulan keşke gerçekten zombie olsalardı’ diye iç geçirmenize neden oluyor. Sonra krizi fırsata çevirmenin heyecanıyla ‘Bakalım bugün otobüste kim kime neden çemkirecek..?’ seansını beklemeye koyuluyorsunuz.İçimden geçen bu sorunun cevabına çok şükür ki her gün başka enteresan bir olayla ulaşıyorum.İnsanların gerçekten ne kadar ‘seviyeli’ bir şekilde birbirlerine dalaştığına, şemsiyelerin ışın kılıcı gibi nasıl kullanılabildiğine anbean şahit oluyorum. Bir çok dövüş figürünün kullanımını burdan öğrendim. Bu da tüm parkur boyunca süprizli anlarda yardımcı oluyor ve yeni güne daha hazırlıklı başlamış oluyorum. Zincirlikuyu Durağı’ndan o otobüs bir yolunu bulup çıktığında otobüsün içindeyseniz ve hala tek parçaysanız milyonlarca spermden o yumurtayı haybeye döllemediğinize bir kez daha inanıyorsunuz ve kendinizle gurur duyuyorsunuz! Zayıf halka olarak geride kalan, otobüse binemeyen insanlara cüret edip hafifçe el sallarsanız verecekleri tepkileri adrenalin bonusu olarak hanenize işleyebilirsiniz. Ayrıca pis pis sırıtırsınız. Evet kentte hayatta kalma mücadelesini bi’ oyun olarak görmeye başladığınızda pis bi’ insan oluyorsunuz ama biraz eğlence de herkesin hakkıdır.

Bir kızılderili atasözü der ki ‘Bindiğin gibi inmesini bileceksin’ veya bunun gibi bi’şey çok da emin değilim. Ama gerçekten tüm yolun heyecanını sindirdikten sonra o otobüsten inmek bilgelik istiyor. Üstüne bi’ ermişlik konuveriyor nedensiz.Sanırım bu özgüveni üzerime giymem gerekiyor ki insanları aşıp engellere sığmayarak kendimi otobüs dışına taşırabileyim. İşte bu nokta tam olarak; difüzyon aşaması oluyor. Yani kişinin kendini çok yoğun ortamdan az yoğun ortama pörtletmesi. Dikkat etmemiz gereken önemli şeylerden biri de dış basınç ile iç basınç farkını bünyemizin kaldırıp kaldıramayacağını iyi saptamak. Fakat nereli olduklarına çok da emin olmadığım bilimadamlarının da dediği gibi insan mucizevi bir canlı. Bir kaç denemeden sonra bu basınç ve yoğunluk farkına bünyeniz hemencecik adapte oluveriyor. Kendimi otobüsten pörtletirken dikkat etmem gereken önemli başka bi’ şey ise kaldırım ile otobüs arasındaki mesafeyi göz ucuyla iyi saptayıp otolit denge taşlarıma doğru sinyal göndermek. Çünkü bizim otobüs şoförlerimiz kaldırıma sıfır yaklaşıp caddeye taşan insanlarımızı ezmek istemeyecek kadar iyi niyetliler ve yolun ortasında insanları indirerek küçük süprizlerle şaşırtmayı çok seviyorlar. Günde kaç insan o arada düşüp kaldırıma kafasını çarpmamak için ne büyük badireler atlatıyor henüz istatistiği yapılmadığı için bilmiyoruz. Ama bu istatistik yapılsaydı hayatta olduğumuz için bir kez daha evrendeki enerjiye ‘eyvallah bilader’ derdik.Genel olarak tanımadığım insanlarla tartışmayı sevmediğim için o ana kadar ona buna bakıp milletin birbirini gırtlaklamasına pis pis sırıtmamışım gibi olabildiğince nezih ve saygın bi’ şekilde insanlardan izin isteyerek ve en son noktada kendimi otobüsten pörtleterek anakaranın kucağına tekrardan düşmüş oluyorum. Ve tabii ki kurumsal hayatın kucağına da kendimi 9:15 itibariyle bırakarak akşamki ‘Welcome to The Jungle’ kuşağını beklemeye koyuluyorum.

Sonra bana diyorlar ki Egeli’sin ne işin var burda?..

 Cevabım basit: Adrenalin seviyorum(!)

                                                                                  Cansu Güreser