Sanırım hepimiz 23 yaşındaydık (ya da şimdi bana öyle geliyor,) hepimiz güzeldik ve akıllıydık (ya da şimdi bana öyle geliyor,) dertlerimiz birbirine benzer, sevinçlerimiz ortak sofralarda çoğalırdı. Farklı kentlerden, farklı ailelerden gelen kadınlardık ama ancak 20’li yaşlarda yakalanabilecek tertemiz bir arkadaşlığı yakalamıştık. Trabzon’a, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin özerkliğine ve ‘üniversite’ olmasına katkı yapmak için gitmiştik

siz bir doğanın ortasındaydık; önümüzde adı kadar kara bir deniz, arkamızda her daim yeşil dağların arasında, Rumların ve Osmanlının en önemli kentlerinden birinde yaşıyorduk. Çocuklarımız kabile ruhuyla büyüyor, ülkedeki rüzgarlar umuttan ve özgürlükten yana esiyordu.  Törelerden, geleneklerden ve alışkanlıklardan kurtulmuştuk.

KTÜ’ye ve dolayısıyla Trabzon’a gerçekten çok emek verdikama çok da sevdik. Yaşamımın en güzel günlerini Trabzon’da geçirdim

en güzel dostluklarını orada edindimhayatımda en çok orada eğlendim ve 

ülkemize ve dünyaya ilişkin en büyük umutları orada taşıdım

Yaklaşık 20 yıl aradan sonra Trabzon’a gittiğimde, hayatımın en acı yabancılaşmasını da orada yaşadım maalesef. 

Bizim yaşadığımız dönemde Trabzon beyaz bere ile anılankatillere ve darbelere türkü yazılan bir kent değildi.

Kampüs yaşamının eşsiz doğasında, tarihi kalıntılar arasında hepimiz kendi kimliğimize göre 

çevremizi ve evimizin kimliğini belirliyordukseçerekövünmeden ve yerinmeden.

Sanki duygusal bir iş bölümü yapılmış gibiydi; Işıl Önalp’in evi, temizliği, düzeni, yeni pişmiş bir kekin kokularıyla dolu bir ev olarak her akşamüstü çay saatinde gidebileceğiniz bir huzur odağıydı. Günü nasıl geçirmiş olursanız olun, O’nun evinden dertlerinizi unutmuş olarak çıkardınız. Nuray Şerbetçi’nin evi dayanışmanın odağı olmuştu; kapının önünde oynayan çocuklar aşağıdan bağırıp kek yapmasını isteyebilirlerdi ondan. Özgönül Aksoy’un evi aklın odağıydı; o eve her girdiğinizde yeni bir şey öğrenmiş, son çıkan kitaplardan birini merak etmiş olarak ayrılırdınız. Ruhan Kenar’ın evi keyif odağı, Nuran Özalp’in evi cesaretin ve fedakârlığın merkeziydi. Semra’nın evi ise maceranın, kahkahanın ve sınırsız aklın ürettiği her şeyin başkentiydi. 

Kampüs’e 1972 yılında Şen ailesi geldi, Semra karnında Ayça ile ve aklının şöhretiyle gelmişti.

Semra hiçbir zaman yasakların ve statükonun bekçisi olmadı. Gerçek bir empati ustasıydı ve bu yeteneği onun içselleştirilmiş bir özgürlükçü olmasını sağlıyordu. Semra’nın ağladığını hiç görmedim ama zaman zaman bazı olayları anlatırken ne kadar çok ağladığını söylerdi ve böyle konuları ondan dinlerken insan tüm dünya için söylenen bir ağıt hüznü alırdı. Birisini severse koşulsuz, hesapsız ve sınırsız sever, sevmezse de ipin ucunu nefrete kadar uzatırdı. Aynı toplantıda o herkesten başka şeyler görür başka şeyler kaydeder, sonra bütün sesleri, mimikleri ve fotoğrafı bir komedi yumağına çevirir, inanılmaz bir tadla anlatırdı. 

Bir gün bizim balkonda otururken uzaktan Ayça’ya bakan yardımcısı genç kızın geldiğini gördük. Yanında Ayça, üstünde Semra’nın pantolonu, yeleği ve kazağı vardı. Başka bir evde olsa çok kızılacak bu durumu Semra “Aa bakın ben geliyorum” diye kahkaha konusu yaptı. 

Ruhan, Gönül ve Semra artık yanımızda değiller ve ben kendimi acı bir duman içindeymiş gibi hissediyorum. Gençliğimizi taşıya taşıya yaşlandık, yoksullaştık ve öldük. Onlar bize anılar bırakırken keyfimizi, aklımızı ve bir çok yanımızı beraberlerinde götürdüler. 

Aylar sonra İstanbul’a görmeye gittiğim arkadaşım Semra’nın gelişimi gece yarısı evde değil de sokakta beklemesi mutluluğunu bir daha yaşayamayacağım biliyorum.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı Osmanlı Padişahlarının soy ağacını gösteren bir kitabım var, ona bakarken soyumun değil arkadaşlarımın ne kadar önemli olduğunu düşündüm ve evimin antresine bir “Arkadaş Ağacı” çizdim. Ağacın dallarına arkadaşlarımın fotoğraflarını astım, en üstüne de sarı bir kuş çizdim. Evin içinde dolaştıkça arkadaşlarımı sürekli görüyorum artık. 

O sarı kuşun da bir görevi var tabii; ya arkadaşlarımı bana geri getirecek, ya beni onların yanına götürecek; bekliyorum. 

Ülkü ÖZEN