Ben şehir insanıydım. Hep öyleydim. Belki çocukken yaz tatillerinde gittiğimiz bir köyümüz olmadığındandır. Kışları şehir kızı, yazları yazlık kızıydım. Hiç köy görmemiştim hayatımda aslında. (Şirince’yi sayıyor muyuz?) Ömrümce ‘Ege’ye yerleşicez’, ‘Aslında bırakacaksın her şeyi, Kazdağlarına yerleşeceksin’ diyen herkese ‘Öğğğkk’ diyerek cevap verdim. Ama işte büyük lokma ye, gerisine karışma demişler.

20 yıl yaşadım Moda’da. Öyle bir Moda aşkı ki, oradan çıkınca nefes alamayacağım sanıyorum. Gittiğim bir yerden dönerken, daha MCDonalds havuzuna varınca ayakkabımı çıkarasım geliyor, evime geldik. Neredeyse aynı sokak üstünde oturduğumuz en yakın arkadaşlarımla her gün market – kasap yolunda rastlamayı, eşofmanlarla MÇB’de (Moda Çay Bahçesi) buluşup saatlerce güneşlenip lak lak yapmayı, bazen susup kitabımıza dalmayı, bahar gelince sokaklara dökülen yakası çiçekli, şapkalı, rengarenk tayyörlü teyzeleri, Tek Büfe’yle artık siparişi getiren çocuğa kapıyı açık bırakıp ‘masanın üstünden al parayı koçum, kapıyı da çek çıkarken’ e varan samimiyetimizi, gecenin her saati Kaşe Market’e pijamayla yürüyüp sigara bira alıp gelmeyi… (Hatırlatın da bir gün size Kaşe Market’e gelin gidişimi anlatayım. Büyük bomba.) Ama bunlar hep yıllar öncede kalmıştı artık. Önce teyzeler öldüler. Sonra Kaşe Market ablanın saçları dökülmeye başladı. Derken bir gün Tek Büfe’nin önünde bir adam vuruldu. Yine de çok seviyordum Moda’yı, şehri, şehirde olmayı. Başka bir şey bilmiyordum ki zaten.

Şimdiki eşimle Adana’da vuslat olanda, evlenme vaadiyle onu da taşıdım Moda’ya. Adam ‘Adana’dan çıkmış Adanalı’ya döndü  –bence sudan çıkmış balıktan çok daha vahim bir durum-. Yıllar geçti, bu kez annemle babamı torun vaadiye taşıdım Modaya, yine Adana’dan. Kardeşim, ben, annemler; kenar uzunlukları 500 mt olan bir eşkenar üçgende yaşam kurduk, gül gibi geçip gidiyordu yıllar.

Derken annemler cortladı. Bir bayram sabahı öptüğüm ellere kar yağdı. ‘Biz sıkıldık buradan Bodrum’a yerleşiyoruz’. O ne be? İnsanın anne-babası Bodrum’a mı yerleşirmiş? Bi normal olun normal, allah aşkına. Naapacaksınız kırsalda, öööyyk, pis pis, çamurdur oralar, bok kokar, toz toprak olur. Üniversite zamanı 1-2 kez gitmiştim Bodrum’a, hiç bilmem, tanımam. Kocam benden beter, hiç haz etmez öyle şehirden gitmelerden falan, ne o öyle marjinal gibi. O da ikna etmeye çalışıyor bizimkileri, etmeyin falan diye. Anaa bu ara bir baktım kardeşim de göt baş oynatıyor ‘Biz de yerleşmek istiyoruz, siz gidin biz de geliriz’… Haiiiiiin!

Daha benim kız 5,5 yaşında, ben bir projeyi bitirmişim, her yere haber salmışım, yeni proje bakıyorum, çalışacağım. Kim bakacak bu çocuğa? Sırf yuvadan gelince karşılasın da 3 saat baksın diye bir Moldovyalıya 1000 dolar mı vereceğim? Annemden gayrı kimseye bırakmamışım, tanımadığım kadına çocuğu nasıl bırakacağım. Hadi onu herkes nasıl bırakıyorsa ben de bıraktım diyelim. Kocam çekimi olmayan günlerde evde, elin Moldovuyla kocayı nasıl bırakacağım? Onu bunu bir kenara bırak, onca yıl uzak yaşadıktan sonra ne çok alışmışım yakın olmaya meğer. İstanbul’un göbeğinde, eski avlulu evlerdekine benzer bir düzen kurmuştuk ne güzel. Nazara geldik yeminle. Aradan 2 hafta geçti, gitti gidecekler, ben hala ağlıyorum. En son benim bey dedi ki – pek incedir – ‘Sen böyle ayrılamayacaksın, dur ben sana bilet alayım, sen kızla git, annenleri yerleştir, orda vedalaş gel.’ İyi fikir. Bak yalnız, şimdi anlatırken ayıktım, adamı bir Moldovyalıyla aynı evde bırakmaktan daha tehlikeli bir şey varsa, o da tek başına evde bırakmaktır. Neyse artık günahı boynuna.

Bu arada kaçıranlar için tekrarlayayım; kocam Adanalı. Dolayısıyla biz 21.yüzyılı yaşarken o bitmeyen bir Paslı Mangal Devri’ni yaşıyor. Gel gelelim 7 yıldır Moda’da oturduğumuz ev 200m2, balkonu ise iki göt2. Dolayısıyla mangala hasretiz. Adam ince hastalıklara kalacak dumansız hava sahası yüzünden. Adana’da özel yaptırdığı dev tekerlekli mangal, otoparkta arabamızın yanında zincirli duruyor. (Allah belamı versin mübalağa yok, fotoğraflı ispatım var) Özel olarak Adana’da yaptırdığı kebap şişleri, bir de onların omuza asılan rulo şeklinde deriden kabı var. Utanmasa adının baş harflerini işletecek şişlere.

Bu arada Moda’da bahçeli evde oturan tek arkadaşım –bahçeli dediysem, apartmanın bahçe katında tabii ki- bizi mangala davet etti. Allahım nasıl mutluyuz, heyecanlıyız mangal yapacağız diye. Hazırlıklar, alışverişler yapıldı. Benim bey sabah duşunu aldı, tıraşını oldu, mutfağa girdi, müziğini açtı, bütün öğleden sonrayı o etlerin her bir kuşbaşını aşk ve tutkuyla doğrayarak, ezme salatayı gelin, soğan salatasını güvey gibi süsleyerek geçirdi. Ben de bir yandan ufak bir bavul hazırlıyorum çünkü o gün 30 Ağustos ve biz 1 Eylülde Bodrum’a yola çıkıyoruz. Neyse akşamüstü oldu, torlandık toplandık çıktık. Beyin omuzunda kınındaki şişler, arkasında eliyle çektiği mangal, bende torbalar ve bizim kızın eli. Tam sokaklarına döndük, telefon çaldı. ‘Duygu, teyzemi yine hastaneye kaldırmışlar, biz çıkmak zorunda kaldık, şimdi taksideyiz, size kapıyı açık bıraktım, allah aşkına rahatınıza bakın.’ Kaldım öyle. O anda taksiyle geçtiler yanımızdan üzgün üzgün el sallayarak. Kocam anladı olup biteni, dönüp bana baktı, kınında şişler şıngırdadı, yapacak bir şey yoktu, yola devam ettik.

Aman yarabbim nasıl saçma bir durum. Evimizden 150 mt uzakta, elalemin evindeyiz, mangal yapıyoruz, elalem evde yok. Et bizim, rakı bizim, buz elalemin, elalem evde yok. Salata bizim, kayık tabak bizim, masa örtüsü elalemin, elalem evde yok. Üst balkonda sigara içen sabahlıklı teyze eğilmiş bize bakıyor, elalem var, evsahibi evde yok. ‘Ulan… Ah ulan…’ diye diye yaptık mangalı yedik. Kah sinirimiz bozuluyor gülüyoruz, kah gülmekten mi sinirden mi ne gözümüzden yaş geliyor. Bu arada bizim kız bahçede hamakta sallanıyor, köpekle oynuyor, toprağı kazıyor, gidip gelip bize ‘Benim niye köpeğim yok? Ben de hamak istiyorum. Bizim niye bahçemiz yok?’ diye soruyor. Gözlerimiz doluyor. Neyse boğazımıza dizilen lokmalarla ve kızın ağıtlarıyla eve döndük, veledi yatırdım, salona döndüm, koca bey elinde rakısıyla uzun yemek masasının başına oturmuş, daha karşısına oturmamla telefonum çaldı. Son projede beraber çalıştığımız Sinan Bey arıyor, çok severim, çok iyi, saygıdeğer ve de popüler bir mimarıdır memleketin. Ve fakat saat gecenin 11:00’i ve bu çok abuk bir durum. Kocayla saniyelik  bir bakışmamız oldu. Açtım telefonu ‘Duygu, yeni bir proje almadın değil mi? Şu an Bodrum’dayım, projesini yaptığım bir otel var, bir türlü bitmiyor, seneye açılması lazım. Bunu ancak Duygu yetiştirir dedim, 1 yıllık bir iş. Ne dersin? Yalnız bu hafta neticelenmesi lazım, otel sahibiyle görüşmeye gelebilir misin?’ … ‘Sinan Bey, ben sizi birazdan arayayım mı?’ dedim, kapattım. Kocam bey yerinden kalktı ağır ağır salondan çıktı, 2 dakika sonra önüme bir duble rakı koydu; ‘Allah bize ne duruyorsunuz,  kalkın gidin diyor galiba.’ deyiverdi.

Şaka gibi ama ertesi gün evden çıkmadan önce bir iş teklifi daha geldi, Bodrum’da başka bir projeden. Ve havaalanında uçağa alınmayı beklerken bir tane daha. Birileri benle fena kafa buluyor sanki, 3 iş teklifiyle Bodrum’a yola çıkıyorum. Görüşmeleri ayarlamak için kocama sordum, ‘Sen dönüşü ne zamana almıştın?’  ‘Almadım ki. Tek yön almıştım, oradaki duruma göre bakıp kendin al diye.’ dedi.

Almadım o dönüşü hiç.

1 hafta sonra ben işe ve ehliyet kursuna başlamıştım, kızım da anasınıfına. (Sadece terlik, mayo, gecelik ve 3 elbiseyle gelmiştik, onlara bir de okul forması ekledik, öyle 1 ay geçirdik.)

1 ay sonra İstanbul’daki evi kapattık, burada yeni bahçeli, havuzlu evimize yerleştik. Annemler benden 1 ay sonra yerleşti. Kardeşim de ailesiyle 5 ay sonra. Buradaki eşkenar üçgenimizin kenar uzunlukları 1 km.

1 yıl sonra o projeden ayrılıp kendi ofisimi açtım. Kızımı servisten aldım, okula kendim götürüp getirmeye başladım.

Şu an 3,5 yıl doldu. Kısa çöpü evin tek erkeği çekti tabii, kışın neredeyse her hafta İstanbul-Bodrum uçuyor, çekimi biter bitmez setten direk uçağa binip eve geliyor.

İstanbul’a en son tam 1 yıl önce, geçen Şubat tatilinde gitmiştim. Bu sene onda bile gitmeyeceğim.

——

Bu arada evine mangala gittiğimiz arkadaşım, onu tanıdığımdan beri Bodrum’a yerleşme hayali kurar, arada gider gelir, planlar, görüşmeler yapardı, ben de her yeni planını dinlediğimde itiraz ederdim.  Kız bir yıl işi ayarladı kocayı ikna edemedi, bir yıl kocayı ikna etti iş ayarlayamadı. Böyle böyle yıllardır tatile bile gelemedi. Canım benim, iki çocuk, ev, gazete, iki yaka arasında dönüp duruyor hala. Sık sık aklıma geliyor, onun hayalini ben yaşadığım için inceden suçlanıyorum. Ama canım ben naapayım, o da evinde oturaydı. Belki keramet o gece, o evde olmaktaydı.

Yani şehirden kaçmak konusunda fikir, taktik, öneri isteyenlere diyeceğim şey şudur.

Şimdi ben size bir sürü yol yordam, hesap kitap, taktik tuktuk önerebilirdim. Ama yapmam. Neden? Çünkü hepsi yalan. Ben bu kadar kısa zamanda bile ne çok şunlardan duydum;

‘Geldik bakalım bir şeyler yapmaya bakacağız’

‘Hiç olmadı emlakçılık yaparım’

‘Bir parça toprağım olsun istiyorum, ekeceğim, toprakla uğraşacağım’

‘Tek hayalim oraya gelip bir kahvaltıcı açmak’

–ki hiç biri olmadı.

Gideceğin yerde mesleğinin ortamı uygunsa, değilse de uydurma imkanın ve niyetin varsa ya da -inanmam ya-  geçim sıkıntın yoksa ve uzun bir müddet olmayacaksa,  meslek değiştireceksen donanımın ve sermayen varsa, zaman uygunsa, bir şekilde koşullar yan yana dizilmişse…

Yani olacağı varsa sana rağmen olur, olmayacaksa da çift joker soksan olmaz.

Hayırlısı neyse o olsun.