Hayır yanlış anlaşılmasın çok sürpriz olmadı. Bir sürü manitası olmuş, olan, olmaya da devam edebilecek, gayet şahane bir kızdım, evlenmemde hayret edilecek bir durum yoktu. Mevzu o değil. Mevzu daha çok mevzuatla alakalı.

Ayça yazı yaz dediğinde ‘gerekli ve faydalı herrr işten nefret eden’ kendi lüzumsuz ruhum, tam hamlesini yapıp geyik guyuk bişeler yazacaktı ki, 10 yıldır körle yatıp şaşı kalktığım (temsili) kocamın pragmatik ruhu beni ele geçirdi. İçimden hamasi bir ses ‘Vatana millete faydalı bir şey yaz.’ dedi. Taam dedim.

Nasıl adam bulunur, bulunan adam nasıl hak yoluna sokulur falan değil anlatacağım konu. Oraları kolay. Kocadır, karıdır, bunlar doğada bulunan şeyler arkadaşlar, orda sıkıntı yok. Ben daha teknik bir konudan bahsedeceğim.

Bakınız, ömrümce katrilyar tane düğüne gittim. 20 yaşına kadar ‘Iyyy düğünlerden nefret ediyorum yeaa.’ diye diye, 25 yaşına kadar ‘Ya bırak abi, bunlar hep üniversiteye daha iyi koca bulmaya giden kızlar zaten farkındaysan.’ diye diye, 30 yaşına kadar ‘Kızım bu da gitti, bi biz kaldık yaa, naapçaz Mineee?’ diyip damadın kuzeni, arkadaşı falan bişey düşürür müyüz niyetiyle ve nihayet 35 yaşına doğru da ‘Yan bastık valla, biz artık ancak 2. turlarda binicez.’ diyerekten direk damadın kendisine alıcı gözle bakarak, düğün düğün gezdim netekim.

O ara bende manita işleri yoğun. Getirdiğime ağam, gönderdiğime paşam stayla şahane de renkli bir hayatım var, seyahatler, maceralar, riskler, aksiyon o biçim. Ama gelinlik? Yok. Çaba? Var. Ama nasıl? Şöyle ki her düğünde gidip yetkili mercilere resmi başvurumu yapıyorum, yani gelinin ayakkabısının altındaki listeye adımı yazdırıyorum. Düğünün sonunda,  gece boyu terim terim tepinen gelinin ayakkabısının altına bakıyorum, silinmiş. Heeahh ollldubuişşş! Sonra sene boyu gez, dolaş, eğlen, oynaş. Nikah var mı? Yok.

Var bu işte bir iş ama çözemiyorum.

Neyse uzatmayayım, günlerden bir gün, ennnn canım arkadaşım evleniyor. Tam düğün gününde, o zamanki büyüüük ve dillere destan, illere afiş olmuş aşkımla ayrıldık. Yani bir süredir sürünüyorduk, son 2-3 gün kanımız kuruyana kadar kahrolma evresini de tamamlayıp, tam o gün ayrıldık. Perim perim perişanım ama bir yandan da dev ferahlamışım. Toparlandım, kaportayı doğrulttum, pasta-cila derken;  ‘hepiniz çift bir ben tek ulen’ alt metinli vakur bir edayla düğüne iştirak ettim. Gelin giyinme odasındayız. Canım ciğerim, komiklerden en bi komik arkadaşım şahane bir gelin olmuş, velhasıl çok şükür ki hala komik. Falan filan falan filan… Sıra geldi ayakkabı altına isim yazmaya, herkes yazdı, yazdı, ayakkabı bana geldi. Artık 3 gündür ağlamaktan bilinç, bilinçaltı, bilinç üstü, içimde ne varsa hepsi dışarı aktı da, içim bomboş olunca bir yer açık kalıp da cereyan mı yaptı, noolduysa; ayakkabının altındaki listeye bakarken DAANNKK etti bana. Yıllardır basiretimi bağlayan o kan pıhtısı yerinden koptu gitti, kan gürül gürül akmaya başladı beynimin damarlarında. Lannnn!!! Ben yıllardır 38 tane beyaz, 23 tane ekru ayakkabının altına adımı yazdım. Yazdım da, nasıl yazdım? Duygu diye. E koskoca evren bu, senin halanın kızı mı ki ‘Ayy bak bak bu bizim Duygu’ desin. Evren demez mi ‘Kız boyun devrilecesice, yazıp duruyorsun Duygu, Duygu diye de, hangi Duygu, ben nerden bilecem? Sizi bana sayıyla mı verdiler? Sürüyle verdiler.’ Aaabii o an bende bir aydınlanma. Hemen sarıldım kaleme, döşedim; Duygu Akşen Adana 11.10.1972. Annemin kızlık soyadının 3. ve 7. harfini de yazdım (O vakitler karışık sorardı kurumlar, şimdiki gibi ilk 2 harfini sormazlardı. Teheyyy biz ne zor günlerden geçtik be.)

Verdim ayakkabıyı geline ‘Tepin kız Didem.’ dedim ‘Bu sefer kodum çocuğu galiba.’

Velhasıl-ı kelam gecenin sonlarına doğru ‘gelin buketi fırlatma merasiminde’ de buket benim kucağıma düştü mü sana. Bak o da ilk buket yakalayışımdır, daha önceleri onca çetin cat-fightlara rağmen yakalayamamıştım.  Demek o anda ‘Talebiniz alınmıştır.’ mesajı da göndermiş canım evrencim bana, takip numarası olarak da buketi yollamış.

Ben o gecenin sabahı, bir süredir uzak diye reddettiğim iş teklifini kabul edip, bir proje için Kuşadası’na yola çıktım. Bizim zamanımızda adet öyleydi. Çok yaman bir ilişki yaşıyorsan, ayrıldıktan sonra ‘gelgitli’ nam-ı diğer ‘hastalıklı’ ilişkiye dönüşme potansiyeli varsa – ki ecnebiler buna on/off relationship derler, yabancı okuyucum varsa yabancılık çekmesin diye şeyediyorum – işte o zaman taraflardan biri, hatta genellikle daha cool olan, bir süreliğine şehri terk ederdi.

Derken efendim, 2-3 ay sonra, tam da ben ‘ayy ben dayanamiciiim galbaaa’ diye dolanırken o benim sevgili bey çıkıp geldi Kuşadası’na. Bizim ilişki ON oldu. Sonra da işte teklif, evlenme, çocuk falan filan falan filan…

Diyeceğim şu ki detaylarda boğulmayın, karakter, anlaşma, sevgi, aşk… Bunlar teferruat.  Bu işler devlet kapısı işi. Azıcık bürokrasi bileceksin. Eksik evrakla başvurup da, sonra ben niye atanamadım diye ağlamayın.

Haydin bakalım, kalın sağlıcakla.

Not: O yıllarda benim sayemde evlenen o 61 tane Duygu’dan da düğünümde bir çeyrek beklerdim ama neysssııı. Zaten siz evrak karışıklığı sonucu yanlışlıkla evlendiniz, yürümez o iş diyim ben size. Çocuk yok işşalaa.