Ne kadar huzurlu bir sabah… (Üç noktadan önce ünlem koydum fakat bizim kültürümüzde ünlem çok mahalle karısı işareti olduğu ve sürekli kinaye yaptığı için içime sinmedi, sildim. Çünkü ünlem, bana pencere pervazına kollarını dayayıp sokaktan gelip geçene bakan ve komşusuna yayvan yayvan ve anlamlı bir şantajamiz sesle “Nereye bakalım böyle” diyen kadınlar gibi geliyor. Yani eğer dostunun evine gidiyorsan ya da ille de dostuna gitmene gerek yok, diyelim ki manava gidiyorsun, oraya manavla kırıştırmaya gidiyor da olabilirsin ve ben bunların tümünün olasılıklarını topyekun gördüm, ona göre! – Bir ünlemde ayağımın bu kadar takılması da bu sabahın huzurunu düşündürücü kılıyor ya, biz yazımıza dönelim-)

Dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor, havanın tazeliği her halinden belli, kediler paniklemiyor, insanlar ilkokul resim ödevleri tasvirlerimizdeki gibi şemsiyesine sığınıp koşturmuyor, fakat bu değil ki az yağmur yağıyor. Sadece kimse içini, ıslanıp eriyeceğim diye velveleye vermiyor.

Memo Karşıyaka’daki arkadaşında kalmaya gitti. Biz Toni ile, bu kadar macerayı nasıl sığdırdığımızı bir türlü anlayamadığım 65 metrekare (mutfak dahil) salonumuzda kahvemizi içerken birbirimizle hiç konuşmadan yağmurun ve temizlenen kedilerimizin dillerinin tüylerinin üzerindeki çentik hışırtısını dinliyoruz. Buna ek, bir sinir hastasının gençliği olarak bendeniz, içindeki müsliler kurumasın diye lavabonun içinde duran, su doldurulmuş tek bir kasenin içine teker teker akan musluk damlasının sesini de sayıyorum. Musluk henüz yeni bozulmaya başlamış cıvatasının hoşgörüsüyle bir kere açıp tekrar kapatınca damlatmayı kesiyor. Öyle yaptım. Çünkü gerek yok. Ne güzel işte huzurlu bir sabaha başlamışız, ona sinirlenerek kim bilir ne kadar helak olacağım. Gittim ve kapattım. Kazanan ben oldum. Normalde muslukla epey kavga ederdim. Bunun çok saçma olduğunu anlayabildiğim sabah saatlerindeyim. Çünkü bir eşya ile kavga etmek insanı delirtir. Sen varınla yoğunla sinirlenirsin, eşyanın teklemesini, bozulmasını kişiliğine yapılmış bir hareket olarak kabul edersin ve sinirlendikçe bir psikopat gibi tepki vermeyen EŞYA, olacak o hayvanoğlu HAYYVANN, karşında duran ve amaçlarına odaklanmış, açlıktan gelen ve seninle kavgası hayatla kavgasının yanında devede kulak kalan ve bunu da her bir insanla karşılaşmasında BİLEN, bakınız burada arkadaş, dost demiyorum; insanla karşılaşması diyorum çünkü o geçmiş yaşantısının zorluklarıyla taşlaşan ve hedeflerine güdümlenen söz konusu EŞYA için kendisi bile değil, amaçları, keskin gözle, gözünü kırpmadan görüş alanından  kaybetmediği hedefleri ile, insanlar da sadece insan adıyla sınıflandırılmış başka eşyalardır.

Buraya nereden geldiğimizi iyi biliyorum; muslukla kavga etsem de, işte nasıl ki tepki vermeyecek, beni orada uysal bir hayvanı vahşileştiren psikopat, eli sopalı ve dürte dürte hayvanı kuduz eden işte o bahsi geçen muhteris EŞYA’ların ellerine bir şey geçmemiş yaşlılığında, hayatlarının anlamını buldukları delirtici sinsi ve pislik aktifliğe dönüşmüş pasifliklerini göreceğim. Her eşya ile kava edişimde. Çünkü işte her o eşya ile kavga edişimde diyelim ki sağ yanı felç olmuş o ruhsuz ve ruhun boşluğuna açlığı koymuş EŞYA’ların ellerindeki baston ile balkonu balkonuna çok yakın yan komşunun balkonda duran köpeklerine afedersiniz sağlıklı tamamlayamadığı anal dönemlerinin cimriliğini, bilinçli verilmemiş tuvalet eğitimlerinin uzantısı olan, kıçlarına sokmak istedikleri o bastonları ile sürekli hayvancağızı dürtecek. Hayvan da orada maruz kaldığı sistematik şiddette, ben gibi kuduracak.

Ve bu eşyalardan çok var. İşta her cansız varlığa duyduğum öfkede, onlara tepki gösteriyorum. Beni yok gibi gören ve öldüğümde öldüğüme inanmadığım ve Holivud yapımı spiritüel filmlerde ve kurgu bilimlerdeki bir ölünün yalnızlığını ve bir takım inanışlara göre, kabir azabını yaşattıkları için.

Ama mission impossible: Ya bu Holivud’dan gidecem, ya bu deveyi güdecem.