Bir sokak ressamı gördüğümde ilk yaptığım şey, ona cep telefonumdan kendi çalışmalarımı göstermek olur. Onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmem.”Dünyada tek resim yapabilen kişi sen değilsin, hemen havalara girme!” dercesine lisede yaptığım yağlıboya tabloları, pamukla tonladığım karakalem portre çalışmalarımı art arda gösteririm. Beni bir salsa gösterisinden sonra, daha terleri kurumamış, solukları düzenli hale gelememiş dansçılara, ilkokulda folklor ekibindeyken yaptığım kafkas yöresi halk dansını anlatırken görebilirsiniz. Ya da bir atom fiziği profesörüne lisede fizik dersindeki başarılarımı, sınav puanlarımın yüksekliğini saatlerce anlatabilirim. Bunu neden mi yapıyorum? Bilmem! Hayatı her zaman kendi yaşantılarım üzerinden anlamlandırmayı, dünyada olan her olayı kendi üzerimden okumayı çok sevdiğim için olabilir.
Bir çocuk ilk kez bir koyun görüp annesine “anne bak hav hav” dediğinde, Piaget’nin bilişsel gelişim kuramına göre “özümleme” yapmış oluyor. Yani gördüğü şeyi daha önceden kafasında olan bir şemanın içine koyarak anlamlandırıyor. İşte ben bu “özümleme”nin hastasıyım arkadaşlar! Zaten ismi de sanki yöresel bir Anadolu yemeği gibi… dıdılama, büzüleme, çüküleme gibi seviyorum özümlemeyi. Birisi benim karşıma geçip de Şanghay’da yediği noodle’ın havasını atmaya kalkarsa “Haa bizim Erzurum’un kesme çorbası gibi yani” diyerek adamın koskoca uzak doğu serüvenini “Dadaşlar Diyarı Erzurum Belgeseli”ne çevirecek güce sahibim. Bir başkası “Şanzelize” derse, “İstiklal”i yapıştırırım. Her kim ki “beyzbol” demek için ağzını açar, o vakit  “çelik-çomağ”ımın tadına bakar…Bütün dünyayı, kendi küçük dünyamın sınırlarından çıkmadan yorumlamak çok büyük bir güven veriyor bana. Zaten evden dışarı çıkmayı da pek sevmem. Açarım televizyonumu, mandalinamı yer, mis gibi evimde otururum. Bu yaptıklarımı siz de yapabilirsiniz; mesela briç oynayan 4 adamın yanına gidip hakkında hiçbir fikriniz olmayan bu karmaşık oyunun ne olduğunu sorun. Aldığınız cevap karşısında da “ha batak gibi yani” “ha pis yedili” “tamam tamam king” “o zaman pişti” “anladım yaa papaz kaçtı” diyerek beyninizdeki “iskambil kağıdıyla oynanan oyunlar” dosyasında kısa bir search yapın. Adamlar, 5 parça majörle sanzatu açarken, piklerle, fitlerle cebelleşirken sizin kafa karıştırmanızdan rahatsız olabilirler ve hatta sizi başlarından savmak isteyebilirler. İşte bu durumda dahi vazifeniz hemen onları “saçma sapan işlerle uğraşmak”la itham etmektir. Bu sayede karşınızdakilerin de gereksiz havalara girmesini engellemiş olursunuz. Zaten sizin yaşantınızla açıklayamadığınız her şey büyük ihtimalle gereksiz ve saçmadır. Çünkü mantıklı hayat dediğiniz şey sadece sizin dünya görüşünüzle açıklanabilir.
Bir başka özelliğim de “kendi halinde yaşayan” insanlara tahammül edemeyişimdir. Nerede kendi halinde birini görsem hemen onu o halinden çıkarıp bizim halimize yani “toplum hali”ne sokmaya çalışırım. Benim olduğum otobüste kimse kulaklığını kulağına takıp camdan dışarı bakarak, ya da kitap okuyarak kendi halinde seyahat edemez. Böyle birisini gördüğümde hemen yakınına bir yerlere oturur, omzuna dokunup kulaklıklarını çıkarmasını sağladıktan sonra cevabını zaten bildiğim ya da tahmin ettiğim abuk sabuk bir soru sorarım. Sonrasındaysa her an başka bir şeyler söyleyecekmişim gibi kıpır kıpır hareketler yaparak onu tedirgin ederim. Yok öyle kendi halinde takılmak! Herkes sosyalleşecek!
Ben kendimi anlatırım arkadaş! Dolmuşum çünkü ben! Yıllar yılı içimde biriktirmişim bunca şeyi. Tanımadığım bir insan da olsa ıncığımı cıncığımı anlatırım. Onun tarafından kabullenmek, onaylanmak isterim. Kim olduğu önemli değil. Nefes alsın yeter. Ha diyelim ki beni onaylamadı sinirimi bozdu, bu sefer de hemen onu düşmanım beller, uyuz olur, kavga eder, ters taraftan kendimi onaylatmış olurum. Mesela minibüs şoförü olmak çok güzel bir şey bence. Çünkü bütün hayat tarzını, dünya görüşünü her gün yüzlerce insana benimsetebiliyorsun. İsterse benimsemesinler! Son ses çaldığın müzikten, araç içinde içtiğin sigaraya, telefonda bağıra bağıra ettiğin muhabbetten, ön konsoldaki dekorasyon tercihlerine kadar küçük bir dünya simülasyonu. Özlediğimiz, hayal ettiğimiz bir dünya…
Yaşadığımız ülkeyi, halkımızı bu yüzden çok seviyorum. Çünkü kimsenin kendi halinde bir hayat sürmesine izin vermiyor.”Ben kimsenin işine karışmazsam, kimseyi rahatsız etmezsem, kimse de benim işime karışmaz, beni rahatsız etmez” gibi çağ dışı bir anlayışın dimağlarda yeşermesine müsaade  etmiyor. Bu yönüyle de birçok ülkeden ayrılıyor. Mesela bazı ülkelerde tramvaya bi biniyorsunuz, bir sürü farklı  hayat tarzına sahip, acayip acayip tip toplaşmışlar, sanki hiçbir şey olmamış gibi kendi kendilerine takılıyorlar, seyahat ediyorlar. Böyle bir şey olabilir mi ya! Bu nu rezilliktir! Öyle bir ortamda bizden biri olsa…ah bir olsa… “tilkiye sormuşlar tavuk sever misin diye gülmekten cevap verememiş” o biçim olur yani.
Anıl Çağatay